Yaşadığı Yerin Değerini Bilmeyen Varlık

Sırtındaki valiz gittikçe ağırlaşıyordu. Sağından, solundan insanlar bilinmez bir hedefe doğru ilerliyordu. Bu kalabalık, adamın da umurunda değildi. Tanıyacağı kimse de yoktu. Kendi akranlarından da kimse yoktu.

Otogar kalabalıktı. Anonslar yapılıyordu. Adam yürümeye devam ediyordu. Kolundaki saate baktı, daha zamanı vardı. Yandaki oturaklardan birini gözüne kestirdi. Oturak boş, yanındaki oturaklar da boştu. Sırtındaki valizi omuzundan indirip oturağın üzerine koydu, kendisi de oturağın ucuna ilişti. Cebinden bileti çıkarıp baktı. Otobüsün peronu da oturduğu yere yakındı. Ayaklarını uzattı, çevresini izlemeye başladı. Karşı sırada bir kadın oturuyordu. Kucağında oğlan çocuğu, kadının kucağına başını koyarak uyumaya çalışıyordu. Kadının hemen yanında, başında kasketiyle bir adam, elindeki tespih ile uğraşıyordu. Otobüsler peronlara yanaşıyor. Bazılarından yolcu iniyor, bazılarına da yolcu biniyordu. Gelenlerin de boyunlarına sarılıyorlar, gidenlerin de boyunlarına sarılıyorlar. Bilete tekrar bakıp, bileti cebine attı. Boş gözlerle etrafa bakıp durdu.

Peronlar boşaldı. Adamın bacakları ayırmıştı. Biraz hareket etmek için yavaşça ayağa kalktı. Ellerini pantolonun cebine soktu, öylece biraz bekledi. Sonra ani bir kararla valizini omuzuna attı, otobüsün kalkacağı perona doğru yürüdü. Tam o sırada otobüs perona yaklaşıyordu. Otobüsten kaptan indi, bagaj kapakları açılmıştı. Yolcular, yüklerini muavine uzatıyordu, muavin bunları tek tek istif ediyordu. Adam valizi vermeyi düşündü, sonra vermekten vazgeçti. Otobüsün içine koymayı düşündü. Valizinin, yanında durmasını tercih etti. Kabanının önünü açtı, otobüse yöneldi, belki tanıdık birine rastlarım diye. Yolcuları izledi, tanıdık simaya rastlamadı. Otobüse ön kapıdan girip, koltuğunu buldu. Elindeki valizi otobüsün üst gözüne yerleştirdi. Sırtındaki kabanını da çıkarıp yanına aldı. Koltuk tek kişilikti, önündeki TV’yi kurcalamaya başladı, fakat TV daha aktifleştirilmemişti.

Uzun bir yolculuktan sonra gideceği şehre inmişti. Otobüsten indi, sağa sola baktı. Sanki yanlış bir yere inmişti. Yirmi beş yıl önceki şehirden eser kalmamıştı. Her taraf beton yığınına dönmüştü. Elindeki valizi omuzuna attı, kabanının önünü kapattı, şehir merkezine geçeyim, tanıdıklardan birkaçını bulurum, eski günleri yad ederim diye yürümeye başlamıştı.

Buralardan ayrılırken simsiyah saçları vardı, gençliği ve gücü daha bitmemişti. Hayatın hep böyle devam edeceğini zannediyordu. İhtiyarlık çok uzaktı. Bunları düşünerek yürürken, ne tanıdık bir yere, ne tanıdık bir simaya rasgeldi.

Bu kadar zamanda, şehiri bu kadar değişikliğini hafızası almıyordu. Şimdi bizim oranın dolmuşlarının kalktığı yere geçerim, bizimkilerden birine rastlarım diyordu. Oraya gittikten sonra, etrafına baktı, ne dolmuş vardı, ne de tanıdık bir sima… Kahvenin önüne çaylarını yudumlayan üç gence yanaşıp dolmuşları sorunca, gençlerden biri dolmuşlar değil de oraya giden bir araba şu karşıdan kalkar. Şimdi herkesin arabası var, dolmuşlara iş kalmadı amca, diyerek, sohbete devam etti. Adam, araba, kaçta kalkar? diye sordu. Öğlenden sonra kalkar dedi. Sonra gençler masaya dönüp kaldıkları yerden sohbetlerinde devam ettiler.

Adam acıktığını hatırladı. Paçası ile meşhur bir yer vardı, oraya doğru yöneldi, yeri tahminen buldu. Burası fazla değişmemişti. Ustasını gözleri aradı. Burayı üç genç işletiyordu. Adam, omuzundaki valizi eline alıp kapının kenarında masanın yanındaki sandalyeye bırakıp, geçip masanın diğer sandalyesine oturdu. Çalışanlardan biri elindeki ekmek selesini, çatal ve kaşıkları masaya bıraktı. İsteğini sordu. Adam bir kelle paça alabilir miyim? dedi. Garson hemen geliyor deyip, gitti. Az sonra bir kase kelle paçayı adamın önüne bıraktı. Adam paçaya bir parça biber attı, şişenin içinde duran sarımsak suyundan bir parça kâsenin içine döktü. Bir parçada limon sıktı. Kaşığı peçeteyle sildi, paçayı karıştırdı suyundan bir parça aldı, sirke şişesinden biraz daha sarımsak suyu ekledi. Paça içilecek kıvama gelmişti. Taze ekmekten bir parça kesip paçanın suyuna ekmeği bandırıp ağzına attı. Paçanın lezzeti aynı lezzetti. İştahla paçayı bitirdi. Yarım porsiyon paça daha yemeği düşündü, sonra kolesterolü aklına geldi, iştahı boğazına düğümlendi. Adam, masadan kalktı kasaya gidip parayı ödedi, ikram edilen kolonyayı ile ellerini ovuştururken, O. Ustayı sordu, kasadaki adam ve O. Usta’nın beş sene önce öldüğün kendisinin de onun küçük oğlu olduğunu söyledi. Adam, Allah rahmet eylesin, iyi adamdı, diyerek, döndü sandalyenin üzerinde bıraktığı valizini alıp, omuzuna attı. Yürüdü, dışarı çıkınca sağına soluna baktı. Gözleri yan taraftaki çay ocağını aradı. Orada N. Ağabeyi görmeyi umuyordu, fakat çay ocağının yerinde başka bir iş yeri açılmıştı.

Şehir gittikçe adamı bunaltıyordu, dolmuşun kalktığı yere doğru yöneldi. Gençlerin dedikleri yerde bir minibüs vardı. Sağa sola baktı, kimse yoktu. Biraz ileride belediyenin yerleştirdiği bir oturak vardı, oraya oturdu. Biraz sonra bir iki kişi daha geldi. Dolmuşun sahibi genç bir kişiydi birilerine benzetmeye çalıştı, hiç kimseye benzetemedi. Ne zaman hareket ediyorsunuz? diye sordu. Genç şoför birini bekliyoruz, geldiğinde gideceğiz, dedi. Siz nereye gideceksiniz? diye sordu. Adam, Sizin gittiğiniz güzergâha, diye cevap verdi adam. Genç de üstelemedi. Birazdan, bir adam, elinde bir iki paketle, dolmuşa doğru geliyordu. Oturanlar dolmuşa doluştular. Şoför de kalktı, adama döndü: Geliyor musunuz? Gidiyoruz Amca, dedi. Adam valizini eline aldı, dolmuşa yöneldi. Boş bulduğu bir koltuğa oturdu. Dolmuş batıya hareket etti. Adamın hiç bilmediği güzergâhı takip ediyordu. Mecburiyet caddesine hiç uğramadan devam etti.

Beton yığınları çevreyi görmesini engelliyordu. Eskiden dağlar görünürdü, gökyüzü görünürdü. Şimdi yolların kenarındaki beton bloklar dağların görüntüsünü kesiyordu. Gerçi bunlar olmazsa, diğer beton yığını görüntüyü engelleyecekti. Artık ne dağ kalmıştı, ne de gökyüzü… Tüneller gökyüzünü yok ediyordu. Dolmuş eski dolmuş değildi. Z. Dayı’nın sohbeti yoktu. Dolmuştaki hoş sohbetler yoktu. Bütün yolcular sanki başka bir âlemi temsil ediyordu.

Dolmuş merkezden ayrıldıkça çevre daha tanıdık bir âleme dönüşür gibi oluyordu. H. çayının kenarında az da olsa birkaç meyve bahçesi kalmıştır, diye düşündü adam. Dolmuş İkisu’da değişik bir yoldan Ş. yoluna döndü. Buraların görüntüsü daha da tanıdıktı. Yolun sağında kocaman bir taş göründü, adam daha fazla görmek için kafasını çevirdi. Bundan sonra akarsuyun kenarındaki bahçeleri görürse içi açılacaktı. Fakat akarsunun kenarları harabe bahçelerle doluydu. O eski yeşillikler, yerini samyeli yemiş viraneye döndermişti. Eskiden akarsuyun kenarında başlayan yeşillik, purlara, taşlara, kıraç toprağa doğru giderdi. Şimdi kıraç toprak akarsuyun içine girmişti. Adam umduğu güzellikleri görememişti. Yine hayal kırıklığına uğramıştı. İnsanların bu doyumsuzluğu, önce dağları yerle bir ediyor, sonra kendisine karşı çıkan toprağı verimsizleştiriyordu. Bunun farkına vardığı zaman da iş işten geçiyordu.

Dolmuş yola devam ediyordu. İnsanlar sanki birbirlerini küsmüş oturuyorlardı. Etraftaki insanlara baktığım zaman, yaşı ellinin üzerinde insana rastlanmıyordu. Bunun da sebebi yine kendileri değil miydi? Doyumsuz insanoğlu çevreyi bitirdiği gibi kendi soyunu da tüketiyordu. Dolmuş bir yerde durdu. Adam burayı hatırlamıştı. Önceleri burada, yolun kenarında bir çeşme vardı. Yaz kış akardı. Gelip geçene, bütün canlılara can verirdi. Hizmette sınır tanımayan su, bitkilerin bulunduğu yere ulaşarak suyundan onlara ikram ederdi. Dolmuş hareket etti, adam kendine aşina olan bu yerlere mahsun mahsun bakıtı. Geçmişten bir iz arıyordu. Fakat şu ana kadar o belirttiği bir türlü görememişti. Yine de umutsuzluğa düşmek istemiyordu. Eskiden bu yolun sol tarafında sekili meyve bahçelerinin bulunduğu baş kısmında bir ev vardı. İ

Bütün bu güzellikler altında madeninin yukarıdaki dağda bulunana kadardı. O maden için bu güzelim tabiat katledildi. Ondan bu yöre halkına kalan miras, dağın enkazı altında depolanan siyanürdür. Oradan çıkarılan altınla, o dağları tekrar eski haline getirmek mümkün mü?

Adam bunları düşünürken, dolmuş daha önce bir köy olan güzergâhtan geçiyordu. Adam münibüsin camından sağa sola bakıyordu. Yıkılmış evler, kurumuş ağaç kalıntıları, yıkılmış bahçe duvarları görünüyordu. Adamın dikkatini çeken başka bir şey oldu. Yolda giderken hep çevre ilgisini çekmişti. Yola baktığında şaşırdı. Çünkü yol çok düzgündü, yolun kenarları betondu. Çok mükemmel şekilde yapılmış istinat yapı, bulanık akan çay boyunca devam ediyordu. Yol eski yol değildi. Oldukça bakımlıydı. Kendi zamanındaki eşik asfaltı, yoldaki çukurları görmek mümkün değildi.

Kıraç toprak dağların tamamını işgal etmişti. Oturmaktan bacakları ağıran adam biraz hareket etti. Valizinin kulpunu bırakıp, geriye yaslandı. Valizin kulpu ellerinde iz yapmıştı. Ellerine ovuşturdu. Gözleri virajın arkasındaki dağı taramaya başlamıştı. Dağın tepesinde küçük bir koru görünüyordu. Ağaçlar sanki akarsudan kaçıyordu.

Tags from the story
, , ,
İçerik Sahibi
Diğer İçerikleri: Ali Albayrak

GEÇMİŞİN ARDINDAN

Yorganını üstüne çekti. Yatağın içinde kıvrıldı. Sıcak yatağından...
Devamını gör

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir