Medeniyet ve Sanat

Sanat, duygu, düşünce ve hayallerin güzellik olgusuna bağlı kalınarak ve çeşitli malzemelerden yararlanılarak dış dünyaya aktarılmasıdır. İnsan davranışlarının dört gayesi vardır: Menfaat, gerçeklik, iyilik ve güzellik.  İnsanların menfaatlerinden vazgeçmeleri, gerçeğe ilgisiz kalmaları, iyilik ve doğruluğa ulaşma çabasını terk etmeleri mümkün değildir. Bu eğilimler içerisinde güzel olana ulaşma, onu algılama, onun gerçekliğini sembolik olarak ifade etme gayreti sanatı doğurur. Öyleyse sanat bir duygu, bir düşünce veya bir hayalin maddi bir malzeme ya da ses veya sözden faydalanmak suretiyle heyecan ve hayranlık uyandıracak şekilde ifadesidir.

Medeniyetler birbirlerinden sanat anlayışları ve devlet gelenekleriyle ile ayrılırlar. Onun içindir ki bir medeniyeti anlamanın en kestirme yolu o medeniyetin sanat anlayışını ve devlet geleneğini anlamaya çalışmaktır.

 Estetik bir ilim olarak henüz felsefeye çok muhtaçtır. Gerek sahasının genişliği, gerek insanın sübjektif yani öznel yanıyla ilgisi gerekse de beşeri tecrübenin bu alandaki yetersizliği bu ihtiyacı daha da şiddetli bir hale getirmektedir. Bu nedenledir ki estetik henüz felsefenin bir kolu olarak anılmaktadır ve istenilen seviyede bir estetik bilimi kurulamamıştır.

Estetik biliminin konusu güzelliktir. Ancak güzelliğin tanımında farklı anlayışlar mevcuttur. Çünkü her medeniyetin dış dünyaya ait bir unsuru güzel bulmada ki kıstasları diğerinden farklıdır. İnsanoğlu yaşadığı âlemde yalnız doğruyu, iyiyi, faydalıyı değil güzeli de arar. Âlemde her şey zıddı ile kaimdir ilkesi gereğince estetiğin gerçek konusu güzellik ve çirkinliktir. Sanatkârın amacı güzele ulaşmak çirkinden uzaklaşmaktır.

Farklı estetik anlayışlar

Bir pragmatist için güzel olan faydalı olandır. Bir individüalist için güzel olan ferdin cemiyetin esaretine isyanıdır. Bir sosyalist için güzel olan sanatkârın cemiyetin dert ve meseleleriyle bütünleşmesidir. Güzelliği objektif bir değer sananlarla onu sübjektif bir değer olarak algılayan sanatkârlar için farklı birer estetik dünyası oluşur. Öyleyse estetik ilminin en büyük problemi güzelliğin bizim dışımızda bulunan objektif bir değer mi yoksa tamamı ile insana mahsus sübjektif bir değer mi olduğuna karar vermektir. Ancak bu karardan sonradır ki estetik ilmi İslam sanatkârının güzelliği aşkın ve mutlak bir kıymet sayma ölçüsünü anlayabilir.

İslam sanatkârı için güzellik, Hüsnü Mutlak olan Allah’ın cemal sıfatının tabiatın ve kâinatın her noktasına işlenmiş bir nakıştır, sestir, ahenktir, figürdür, harekettir.  İnsanoğlu bir ayet kıymetindeki bu mesajları sezmeye, duymaya, yakalamaya ve yaşamaya yetenekli bir muhataptır. Çünkü sanatkâr eserde müessiri yakalayabilen ancak eserle müessiri aynı sayma yanılgısından kurtulan üstün insandır.

İslam sanatkârının gözünde bu âlem “kevn ü fesat”tır. Onun içindir ki çıplak gözün gördüğü anlaşılmaz yapının, karmaşıklığın ardındaki armoniyi ve düzeni görmek için gözden daha farklı ve gelişmiş bir görme vasıtasına ihtiyaç vardır. Bu vasıta sezgidir. Divan şairlerinin dilinde bu bakışın adı “bir özge temaşa”dır.

            Güzel tasvir edersin hattı hali dilberi amma

            Füsünu işveye geldikte Ey Bihzat neylersin

Sanatı mümessis-yansıma olarak kabul eden Aristo’dan bu yana eserin neyi yansıtacağı estetik bir problem olarak gündemdedir. Hıristiyan sanatı tabiatı mutlak güzelliğin temaşasını engelleyen bir perde olarak gördü. Bunun neticesinde de batı dünyasının sanatkârı ya fizikötesini inkâra ya da eşyadan kaçışa yöneldi. İslam sanatkârının gözünde ise tabiat metafizik gerçekleri ve mutlak güzellikleri aksettiren bir aynadır. Tabiat Hüsn ü Mutlak olan yüce yaratıcıya ait güzelliklerin sezgi gözüyle izlenebildiği bir “mirat-ı mücella”dır. Yunus’un: “Senin ile bakayım/ Seni göreyim mevla.” dizeleri bu gerçeğin en güzel ifadesidir.

 İslam sanatkârının ortaya koyduğu ana sanat görüşü tabiata, yani nesneler dünyasına bakarken çeşitliliğin ötesindeki ve ardındaki birliği görme çabasıdır. Bu çaba mutasavvıfların dilinde kesretten vahdete ulaşmadır.

Batı dünyasında sanatkâr yaratıcıyla yarış halindedir. Maksat Tanrının yaptığının ve yarattığının benzerini yapmaktır. İslam sanatkârı ise “yaratılmışı yaratandan ötürü sevme” ve “yaratıcının güzelliklerinin tecellilerini yaratılmışta görme çabasındadır.

            Sanatın beş ana kolu vardır:

Edebiyat

Edebiyat, duygu,  düşünce ve hayallerin güzellik olgusuna bağlı kalınarak dil (söz) aracılığıyla heyecan ve hayranlık uyandıracak şekilde ifadesidir. Türk kültüründe dile dayalı sanatların tarihi oldukça eskidir. Esik Kurgan’dan başlayan yazı dilimizin tarihi yaklaşık olarak 2500 yıldır. Bizim kültürümüzde dile dayalı sanatlar içinde en inkişaf etmiş olanı şiirdir. Şiir tarihimizin en geniş külliyatını ise divan şiirimiz oluşturur.

Anadolu’da Türk şiiri iki büyük üstat ile başlar: Mevlana ve Yunus. Divan edebiyatı adıyla meşhur olan klasik edebiyatımızı Hoca Dehhani ile başlatmak mümkündür. Onun

Bir kadehle bizi saki gamdan azad eyledi

Şad olsun gönlü anın gönlümü şad eyledi

beyti bu edebiyatın müjdecisi gibidir. 14. yüzyıldan itibaren o asırların en gelişmiş edebiyatları olan Arap ve Fars edebiyatlarını aşmayı amaçlayan divan şairleri tartışmasız şark edebiyatlarının en nezihi ve en deruni edebiyatını oluşturmuşlardır.

Türk milleti tarihin her devrinde şiire ve şaire çok büyük değer vermiş, adeta şiir renkli bir dünyada yaşamıştır. Anadolu’yu vatan tuttuktan sonra şiir sevdası daha köklü bir geleneğe dönüşmüş ve milletimiz şair millet payesiyle anılmaya başlanmıştır.

Şiirin Türk toplumunda ne kadar yüksek bir yer işgal ettiğinin en bariz misali Osmanlı sultanlarıdır. Osmanlı sultanlarının hemen tamamı sanatkârdır. Çoğu şair olan o büyük hakanlar şiir ülkesinde de at sürmüşler gönül ülkeleri fetheylemişlerdir. Hanedanın en büyük siması olan Fatih Sultan Mehmet şiirlerine nazireler yapılacak kadar kudretli bir şairdir. Onun

            Sakiya mey sun ki bir gün lalezar elden gider

            Erişür faslı hazan bağ u bahar elden gider

dizeleri ile başlayan gazeli mısraı berceste kıymetindedir.

            Hanedanın en cihangir hakanı olan Yavuz’un

            Padişah-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş

            Bir veliye bende olmak hepsinden ala imiş

dizeleri ne kadar da anlamlıdır. Cihanı dize getiren o büyük sultanın gönül enginliğine aşağıdaki dizeler şahittir.

            Şirler pençe-i kahrımdan olurken lerzan

            Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek

Şiiri bu derece seven bir millete de elbette şair sultanlar ve padişahlar yakışırdı. Sadece sultanlar mı? Şeyhülislam’ından Kazaskerine, Kadısından ordu komutanına kadar şiirle iştigal etmeyen Osmanlı Türkü yok gibidir.

Her klasik edebiyatın anlaşılması ve zevkine varılması cehd ve gayret ister.  Güzelliği anlamak ve güzelin tadına varmak bir terbiye ve tahsil meselesidir. Her büyük edebiyat gibi divan edebiyatımızın da hakkıyla anlaşılması köklü bir kültür sermayesine ihtiyaç gösterir. Eğer bugün bu edebiyatın kelimelerini anlamıyorsak, söz sanatlarının arkasına saklanan ince manaları sezemiyorsak, mazmunlarını tanımıyorsak, ona hayat veren İslam kültürünü ve şark mitolojisini yeterince bilmiyorsak bunun suçlusu divan şiiri ya da divan şairleri değildir.

Evet, Türkçe bütün medeni diller gibi başka dillerden kelimeler almıştır. Fakat biz başka iklimlerin çocuklarını bile eğiterek, kültürümüzün rengine boyayarak “yeniçeri” yapmış bir milletizdir. Aldığımız kelimeleri de kendi tefekkür ve ifade sistemimiz içinde yoğurarak kendi malımız yapmışızdır. İmparatorluk dili elbette bir umman kadar geniş ve heybetli olacaktı.

Saltanat mücadelesi bütün monarşik yönetimlerin kaderidir. Bütün devletlerin tarihlerinde saltanat için desiseler, entrikalar çevrilmiştir. Ordular vuruşmuştur. Şiirle saltanat mücadelesi bize özgüdür. Fatih’in oğulları Bayazıt ve cem arasındaki saltanat mücadelesi son noktası şiirle konulmuştur. Bu bizim geleneğimizde şiirin ve şairin gücünü belgeleyen en güzel örneklerden biridir.

Cem Sultan kardeşine şu dizelerle seslenir:

            Sen bister-i gülde yatasın şevk ile handan

            Ben kül döşenem külhan-ı mihnette sebep ne

Bayazıt’ın cevabı daha şairanedir:

            Çün ruz-ı ezel kısmet olmuş bize devlet

            Takdire rıza vermeyesin buna sebep ne

            Haccülharameynim deyu davalar idersün

            Ya saltanat-ı dünya için bunca talep ne

“Selam verdim rüşvet değildür deyu almadılar.” cümlesi halk dilinde mesel olan Fuzuli, Mersiyesi dilden dile dolaşan Baki, İstanbul’un bir taşını dahi acem mülküne değişmeyen Nedim, Zarif cinaslarıyla dudaklara tebessümler dağıtan Haşmet, Kelimeleri yıldırımları andıran Nef’i, divani bugün dahi yüzlerce gazelhanın ezberinde bulunan Nabi kesinlikle halk tabakalarına yabancı insanlar değillerdi. Dünyanın en yalnız milletinin evlatları olarak içimizdeki sıla özlemini ve yalnızlığı Fuzulinin aşağıdaki dizeleri kadar anlatan başka bir şiir düşünülebilir mi?

            Ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge

            Ne açar kimse kapım bad-ı sabadan gayri

Dünya edebiyatları içerisinde saf şiir akımının en başarılı örneği olan divan edebiyatının derinliği ve güzelliği, kelimeleri nakış nakış işleyen şairlerinin hayal dünyalarının zenginliği dünyayı hayran bırakmış bir çok batılı şair bu şiiri taklid etmiştir.

Büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlı’ya ait bir hatırayla edebiyat bahsini noktalayalım: Bir vapur seyahatinde bir Fransız yazarı Yahya Kemal’e:

-Bir Türk şiiri var mıdır, sorusunu yöneltmek tuhaflığında bulunur. Soru tuhaftır çünkü şiirsiz millet ya da kabile tasavvur etmek bile mümkün değildir. Yahya Kemal hemen oracıkta 17. yüzyıl şairimiz Neşati’nin bir gazelinin sadece bir beytini okur ve Fransızca’ya tercüme eder. Fransız bu beyti duyunca şu cevabı verir.

-Bu mısraları söyleyen bir milletin bir büyük şiiri olması tabiidir. Medeniyet namına başka eseriniz olmasaydı dahi sadece bu mısra ne ince bir millet olduğunuzu ispata kafi gelirdi.

            Yahya Kemal’in okuduğu beyit şudur:

            Ettik o kadar ref-i teayyün ki neşati

            Ayine-i pür-tab-ı mücellada nihanız

Eğer klasik şiiri yakından tanırsak onun da Süleymaniye ve Selimiye camileri gibi öz dehamızın eseri olduğu ortaya çıkacaktır. Unutkanlığımız, taklit hastalığına düşen sosyal bünyemizin milli kültürümüze vurduğu en kara lekedir. Geleneğinden kopmuş irfanımız o kadar biçaredir ki Fuzuli’nin

            Küfr-ü zülfün salalı rahneler imanımıza

            Kafir ağlar bizim ahval-i perişanımıza

dizeleri halimizin beyanı gibidir.

Musiki

 Müzik, duygu, düşünce ve hayallerin güzellik olgusuna bağlı kalınarak ses aracılığıyla heyecan ve hayranlık uyandıracak şekilde ifadesidir. Türk musikisinin geçmişi M.Ö. 3. asra kadar uzanır. Hun Türklerinden itibaren bütün Türk hakanlarının askeri musiki eşliğinde seferlere çıktıklarını biliyoruz. Ayrıca dini musikinin de eski Türklerde oldukça yaygın olduğu tarihçilerin malumudur. Dünyanın en eski askeri bandosunu kuran Hun Türklerinden bu yana varlığını bildiğimiz, M.S. 13. yüzyıldan itibaren bize özgü ebcet notalarıyla varlığını belgelerden takip edebildiğimiz musiki eserleriyle milletimiz dünyanın en geniş musiki repertuarına sahiptir.

Selçuklularda Nevbet, Osmanlılarda Mehter adıyla tarihin en eski orkestrasını ve en eski askeri marşlarını üretmişti musiki sanatımız. Sadece Türk’ün kudretini göstermekle kalmamış Avrupa krallıklarına gönderilen mehter takımlarıyla bu heybetli musiki, Beethoven’in senfonisine, Mozart’ın “Türk Marşı”na girmiş, Avrupa medeniyetinin ses sanatının oluşumuna da katkıda bulunmuştur.        

Yahya Kemal’in şu mısraları bugünkü halimizi deşifre etmek beyanında oldukça anlamlıdır.

            Çokları bir şey anlamaz eski musikimizden

            Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden

Türk musikisinin tarihini 5 döneme ayırarak incelemek mümkündür.

1-Hazırlık ve oluşma dönemi: Türk musikisinin hazırlık aşaması başlangıçtan Meragalı Abdulkadir’e kadar uzayan dönemdir. Bu dönem 13. asırda son bulur. Türk musikisinin günümüze ulaşan ilk eserleri Safiyüddin’in Nevruz bestesiyle Sultan Veled’in Acem Peşrev ve Saz Semaisidir.

2-Klasik Öncesi Dönem: Meragalı Abdulkadir’den Itri’ye kadar uzayan dönemdir. Bu dönem Türk musikisinin tamamen teşekkül ettiği ve nota mecmualarıyla günümüze kadar taşındığı devirdir.

3-Klasik Dönem: Itri’den Dede Efendi’ye kadar uzayan bu dönem Türk musikisinin zirve çağıdır. Itri, Şakir Ağa, Sadullah Ağa, Sultan III. Selim, Hafız Yusuf Efendi, Çolakzade, Abdurrahim Dede ve Ali Nutki Dede gibi dehalar bu dönemde yetişmişlerdir.

4-Yeni Klasik Dönem: Dede Efendi’den Hacı Arif Beğ’e kadar uzayan devirdir. Dede efendi, İsmail Efendi, Zekai Dede, Hacı Numan Ağa, Hacı Faik Bey gibi zirve sanatçılar bu dönemden ilk aklımıza gelenlerdir.

5-Romantik Dönem:  Hacı Arif Beğ’den Hüseyin Saadettin Arel’e kadar uzayan dönemdir. Bu dönemden de Hacı Arif Beğ, Şevki Beğ, Ahmet Rasim Bey, Lemi Atlı, Yesari Asım, Saadettin Kaynak, Selahaddin Pınar ve Münir Nureddin akla ilk gelen isimler.

Resim

Resim, duygu,  düşünce ve hayallerin güzellik olgusuna bağlı kalınarak ışık, gölge ve diğer maddi malzemeler aracılığıyla heyecan ve hayranlık uyandıracak şekilde ifadesidir. Türk sanatında resim ve ressam yoktur yargısı maalesef yaygın bir cehaletin eseridir. Türk kültüründe resim nakış, ressam da nakkaş olarak anılır. Nakkaşlar resim ve minyatürün yanı sıra tezhip sanatıyla da uğraşırlardı. Osmanlı sarayında her zaman Cemaat-i Nakkaşan-ı Hassa adı ile bir nakkaşlar kadrosu bulunurdu. Türk resminin üç önemli sahası vardır: Minyatür, hat ve tezhip

Türk kültüründe minyatür sanatının geçmişi Uygurlara kadar uzanır. İlk örneklerini Orta Asya medeniyetinde bulan bu sanat kolu gerçek ürünlerini Anadolu’da vermiştir. Minyatür en basit tanımıyla zaman ve mekân sınırlarını zorlayan zarif ve öykücü resim geleneğinin adıdır. Osmanlıyla birlikte Müslüman nakkaşın dış gerçeğin ötesine geçerek iç gerçeğe şekil verme çabası bugünkü soyut resmin ulaşmaya çalıştığı sanat anlayışıyla kesişir. Osmanlı minyatür ustalarının gözleme dayanan belgesel nitelikteki eserlerinin İslam resim sanatı içindeki en zengin albümü oluşturduğu tartışmasız bir hakikattir. Minyatür sanatının ilk büyük dahisi Matrakçı Nasuh’tur. Nasuh’u takip eden asırlarda Nigari, Nakkaş Osman ve Levni gibi dahiler yetişmiştir.

Hat sanatı bir çizgi-resim sanatıdır. Basit çizgilerin şiire dönüştüğü bu sanatın en geniş ve en seçkin albümü Türk kültürüne aittir. Hat sanatı Osmanlı coğrafyasında öyle bir konuma yükselmiştir ki “Kuran Mekke’de nazil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı.” hükmünü söyletmiştir.

Hat sanatının sülüs, nesih, muhakkak, reyhani, tevki ve rika türlerini tamamlayan ve bu türlerin hepsinde eserler meydana getirmeyi başaran büyük usta Yakut’la birlikte hat bir Türk sanatı haline gelmiştir. Yakut’tan sonra Şeyh Hamdullah, Karahisari, Hafız Osman, İsmail Zühdi, Mustafa Rakım, Nazif Bey, Ömer Vasfi, Emin Yazıcı, İsmail Hakki ve Hamit Aytaç hat sanatı külliyatımızın büyük simaları oldular.

Minyatür ve hat sanatlarımızın yanı sıra resim sanatının bir kolu olan süsleme sanatımızı da ismen yad etmekle yetinelim. Ebru ve ciltçiliğin yanı sıra mimari eserlerdeki kompozisyonları da içine alan bu sanat kolu da Türk sanatının en zengin sahalarından biridir.

Mimari:

Mimari, duygu,  düşünce ve hayallerin güzellik olgusuna bağlı kalınarak yapı malzemeleri aracılığıyla heyecan ve hayranlık uyandıracak şekilde ifadesidir. İslam ülkelerinin kubbeler dünyası haline gelmesi Selçuklu İmparatorluğu zamanında başlar. Türk mimarisinin İslam mimarisine katkısı sentezci bir ruha dayanır. İç-Asya geleneklerinden beslenen milli üslubumuzu İslam topluluklarına özgü yepyeni bir biçime dönüştürmektir mimarideki yerimiz.

Selçuklularla başlayan süreçle İslami şekillerle Anadolu’nun antik kökenli örneklerini birleştirerek yeni bir arayışa girmişiz. Anadolu’yu fetheden milletimiz daha ilk asırdan itibaren yeni bir mimari tip oluşturmaya yönelen bir kompozisyon geliştirmiştir. Mescidi Nebeviyle başlayan mabed kültürümüz ilk şaheserini “Üç şerefeli Cami” ile Edirne’de vermiştir. Türk mührünü taşıyan bu yeni mabed mimarisi “Merkezi kubbe hâkimiyetinde” organik bir mekân kompozisyonu kazanmıştır. İnce ve muntazam blok-taş kaplamalı minareler Orta Asya tuğla minarelerinin Akdeniz medeniyet diline tercüme edilmiş daha gelişmiş örnekleridir.

Yeni doğan bu mimarlık üslubunda ortaçağın yığma inşaat ve masif yapılarının görüntüsü hafifletilmiş, yeni bir çağın ileri tekniğiyle yapılan hacim-kütle kompozisyonuna yönelen anlayış benimsenmiştir. Mimarimizdeki bu sentezci anlayış Mimar Sinan’la özgün bir üsluba dönüşmüştür. Tek kubbeyle örtülü kübik cami biçimi Sinan’ın elinde Ayasofya’yı gölgede bırakan Süleymaniye’ye dönüşmüştür. Selimiye Camisi ile de Türk-İslam mimarisinin doruk noktasına tırmanmıştır. Sinan’ın süslemeyi ön plana almadan mimari yapıyı kendi kuruluşuyla güzellik kaynağı ve konusu yapışı dünya mimari tarihinde bir inkılaptır.

Ayasofya’ya meydan okuyan ve onu gölgede bırakan kubbelerin mimarları olarak Mimar Sinan ve Mimar Mehmet Ağa İstanbul’u sanatla fetheden dehalardır. Onların Anadolu, Balkanlar ve Hicaz bölgelerini nakış nakış süsleyen eserleri coğrafyayı vatan eylerken toprağa vurduğumuz mühürdür.

Özgün tasarımlarıyla medreseler, kervansaraylar, şifahaneler, külliyeler ve Avrupa’ya öğrettiğimiz çok katlı binalar ile mimari sanatımız geleneği diriltecek yeni dehalarını beklemektedir. Mimari sanatımızın sınırları içine dâhil edilebilecek süsleme, seramik, çini, ahşap işlemeciliği ve cam sanatlarının da sadece adlarını anmakla yetinelim.

Osmanlı devrinde mimari sanatı bir ibadet aracı sayılacak kadar ehemmiyetliydi. Minarelere göğü tutan direkler, kubbelere ise coğrafyamızı saran gök kubbe nazarıyla bakılıyordu. Bu durumu en güzel örnekleyen hadise I. Ahmed’in hayatıdır. I. Ahmed 14. Osmanlı hakanıdır. 14 yaşında padişah olmuştur ve saltanatı 14 yıl sürmüştür. Ayasofya’yı gölgede bırakan Sultan Ahmet Camiinin banisidir. İnşaat süresince işçileri gayrete getirmek için onlarla birlikte taş ve toprak taşımıştır. Ateşli bir hastalıkla ölüm yatağına düştüğünde 28 yaşındaydı. Ölüm anında adıyla anılan Sultan Ahmet Camiinden okunan Ezan-ı Muhammedi’yi duyunca ayağa kalktı. Başında bekleyen Hocası Mustafa Efendi sordu:

-Devletlü ne oluyor.

-Toprak taşımağa giderim hocam, dedi ve yere serildi. Toprağa kendini taşımıştı.

Türkiye sınırları içerisinde 7414 mimari eser tespit edilmiştir. Türkiye cumhuriyeti sınırları dışında kalan kültür coğrafyalarımızdaki eser sayısı henüz bilinmemektedir. Bütün bunlara rağmen ecdattan günümüze 7414 eser ulaşması ve bunların büyük bir çoğunluğunun muhafaza edilebilmiş olması bile medeni bir seviyedir.

Heykel (Yontu):

Heykel, duygu,  düşünce ve hayallerin güzellik olgusuna bağlı kalınarak plastik malzeme aracılığıyla heyecan ve hayranlık uyandıracak şekilde ifadesidir. İslam sanatının dolayısıyla da Osmanlı dönemi Türk sanatının dünya sanatlarıyla yarışmakta yetersiz kaldığı tek sanat dalı heykeldir. Orta Asya Türk kültüründe ilk örneklerini gördüğümüz heykel sanatı dini endişelerden dolayı Müslüman sanatkârın ilgi alanı dışına taşınmıştır. Heykel sanatının sınırları içerisinde incelenebilecek bazı soyut sanat örnekleri mevcut olmakla birlikte Osmanlı sanatkârı heykelle meşgul olmamıştır.

Netice

Kendi imanımızdan şüpheye düşüp batı sanatlarını taklide başladığımız da batıyı hiç değişmeyen bir dünya zannettik. Biz tabiata Rönesans sanatçıları gibi bakmaya çalışırken batı fotoğraf makinesini ve kamerayı keşfetti. Fotoğraf makinesi göze dayanan gerçeklik anlayışını eskitmiş ve sanatkârı tabiata esir olmaktan kurtarmıştı.  Doğulu sanatkârın geleneğinde mevcut olan yöneliş yani mutlak ve aşkın olana ulaşma yönelişi batılı sanatkârı da sarmaya başladı. Artık modern sanatta önemli olan objenin dış görünüşü ve biçimi değil kanunuydu. Yani cevheriydi, hikmetiydi. Bugün modern sanatın ulaştığı uç noktalar olarak kabul edilen Kübizm, Sürrealizm ve empresyonizm akımları sanatın gayesini tabiatın esaretinden, tabiattaki dış formlardan kurtulmak şeklinde belirlemiştir. İşte bu noktada modern sanat anlayışlarıyla İslam sanat ve estetiği arasında kesişme noktaları ortaya çıkmaya başladı. Ancak ne yazık ki geçmiş artık sadece bir etnografik malzemeler yığını haline gelmişti. Bütün geleneksel sanatlarımızla bağımız kopmuş, devamlılığımız kesintiye uğramıştı. Kendi bakış tarzımızı yitirmiş yerine de yeni bir bakış tarzı koyamamıştık.

İçerik Sahibi
Diğer İçerikleri: Talat Ülker

A Gülüm

a gülüm,  düş artığı şafaklarda  dağlara savrulur külüm....
Devamını gör

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir