Tarih, Kültür ve Medeniyet

Tarih, Kültür ve Medeniyet

Osmanlı hanedanını cumhuriyet karşıtlığı üzerinden yüceltenlerle, cumhuriyet taraftarlığı gerekçesiyle yerin dibine batıranlar aynı yanılgını taraflarıdır. Tarihe bir bütün olarak bakamayanların bu yanılgısı hala genç kuşaklarımızın tarihi bütün olarak kavramalarının önündeki en büyük engel olarak durmaktadır.

Hanedanlar ve rejimler

               Türk tarihini ele alış biçimimiz maalesef milli bir bakışı içermemektedir. Aydınlarımız bugüne kadar sülale ve rejim tarihini esas alan bir tarh algısıyla yorumladılar geçmişimizi. Her sülaleyi bir devlet sayarak sülaleler sayısınca devlet kurduğumuzu ileri sürdüler. Mesela Doğu Türkeli’nde Göktürk hanedanının düşüp yerine Uygur hanedanının geçmesi ayrı bir devlet sayıldı. Hâlbuki değişen sadece hanedandı. Hanedanları, Türk boylarına ait hanlık ve beylikleri, ayrı birer devlet saymak tarihçilerimizin vaz geçemedikleri yanılgılarındandır. Gözden kaçırılan husus şu: Her beylik ya da hanedanı devlet sayacaksanız devlet armanızdaki on altı yıldızı yüz elli civarına çıkarmanız gerekecektir.

Anadolu’da kurulan bir tek Türk devleti vardır ve onun da adı Türkiye Devletidir. Bu devletin kuruluş tarihi 1040’tır. Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti bu devletin hanedan ve rejim değişiklikleriyle devam edişinden başka bir şey değildir. Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı sadece hanedan değişikliklerini ifade eder.          

Geçmişin bilgisi

               Tarih ilmini olay aktarımı olmaktan çıkarıp geçmişi anlamlandırmanın, geçmişin ve geleceğin bilgisine ulaşmanın anahtarı olarak görmek lazımdır.

               Tarih ilminin kendisine alan olarak seçtiği zamanın akışı içerisinde insanlığın geçmişini anlamaya ve anlamlandırmaya çalışmak eskiden beri insanların ilgisini çekmiştir. Bu ilginin geçmişin ve geleceğin bilgisine ulaşma ihtiyacından kaynaklandığı söylenebilir. Çünkü bilginin kaynağı insanlığın geçmişe ve geleceğe duyduğu meraktır.

               Geçmişi anlamlandırmak hali anlamak ve içinde bulunduğumuz şartları doğru tahlil etmek demektir. Bugünün gündemini işgal eden her konunun kökü geçmişte saklıdır. Çözümsüzlüğe mahkûm ettiğimiz her sosyal mesele, yarınımızın semalarını kaplayan kapkara felaket bulutlarına dönüşeceği mutlaktır.

               Geçmişi anlamlandırmak geleceği kurmak için gereklidir. Geçmişi anlamlandırmak onu geleceği aydınlatan bir ışık haline getirmekle mümkündür. Bir bilgi ya da görüşün evrensel değer olarak sunulabilmesi için geçmişin dayanağına ihtiyaç vardır. Denilebilir ki geçmişten onay almayan hiçbir dünya görüşü yaşanılabilir değildir.

Osmanlı Devletinin bugünkü anlamı

               Ünlü tarihçi Hammer, bundan yüz elli yıl önce, “Bir gün Osmanlı İmparatorluğu çökerse Orta-doğu ve Balkanlar’daki kavimlerin çok acı çekeceğini ve dünyanın bu parçalanmadan doğan meseleleri kolay kolay çözemeyeceğini söylemişti. İşte şimdi o günlerdeyiz.

               Osmanlının siyasi sınırları bugün dünyanın en huzursuz ve en çatışmalı bölgeleri. Belki de bu çatışma ve huzursuzluklar olmasaydı bizler Osmanlı’yı bu kadar önemsemeyecek, yaşanmış bitmiş bir süreç sayacaktık. Ancak Ortadoğu’daki karışıklıklar, Balkanlardaki etnik hareketlilik, Kafkasya’daki gerginlikler ve Osmanlının enkazından kurtararak sınırlarını kanımızla çizdiğimiz misak-ı milli hudutlarının tartışılır hale getirilmesi Osmanlı mirasının önemini arttırmıştır.

Osmanlının mirasçıları

               İmparatorluk hanedanı ve kurucuları, ordusu, dili, edebiyatı, mimarisi, musikisi, güzel sanatları, ilim ve kültür adamları ve tarihçileriyle Türk, din, ahlak ve mefkûresiyle İslam idi. İmparatorluğun umumi nizam ve kanunları içinde tam bir ahenk ve sağlam bağlar mevcut olmakla beraber her millet, her din, her mezhep ve her meslek kendi ırki, lisani, kültürel ve geleneksel şahsiyet ve hususiyetini muhafaza ediyordu.

               Bu nedenledir ki Osmanlının gerçek mirasçısı Türk milletidir. Bununla beraber imparatorluk döneminde Osmanlı adı kültürel kimliğin değil siyasi kimliğin adıdır. Osmanlı İmparatorluğu da diğer imparatorluklar gibi çeşitli toplulukları bünyesinde barındırıyordu. Türkler bu imparatorluğun kurucusu, dilini, töresini, ülküsünü yani ‘kızılelması’nı devlete egemen kılan ve yöneten topluluk idi. Osmanlı’da Müslüman unsur millet-i hâkime, Türkler ise millet-i hâkime içindeki asli unsur idiler. Dönem dönem yöneticilerin bu gerçeği unutmuş olmaları sonucu değiştirmez. İmparatorluğun siyasi hukukuna göre Müslüman olmayanlar devlet yönetimine katılamazlardı. Onun içindir ki Osmanlı denildiğinde Türk ve Müslüman anlaşılır.

Osmanlıyı niçin büyüktür

               Osmanlı, tarihin kaydettiği en uzun ömürlü hanedandır.

               Osmanlı, Anadolu’da hareketli ve yoğun Türk nüfusunun bir cihan devleti kurarak Türk-İslam medeniyetini yeniden filizlendirdiği gücün adıdır.

               Osmanlı, ahlaktır, edeptir, ihsandır, eşitlik ve adalettir.

               Osmanlı, dünya nizamı ve cihan hâkimiyeti davasını milli bir ülkü haline getiren imandır.

               Osmanlı, bütün ihtişamına rağmen ulemanın ve millet çoğunluğunun denetimiyle keyfi ve istibdatçı idareye sapmamış yüce bir adalettir.

               Osmanlı, İslam tasavvufundaki ferdi kurtuluş ilkesini hak ve adalet yolunda uğraşa dönüştüren şuur ve marifettir.

               Osmanlı, tevhit akaidine mensup bütün mezhep ve tarikatlarını İlayı Kelimetullah İçin Nizam-ı Âlem mefkûresi altında birleştiren ruhtur.

               Osmanlı, çağının en güçlü ordusuyla, ileri teknolojisiyle, bunalımlardan arınmış sosyal yapısıyla dünyanın gördüğü uzun ömürlü devletlerden biridir.

               Osmanlı, hâkimiyeti altındaki kavim, din ve mezheplere hoşgörü ve adaletle yaklaşmayı ibadet sayan samimiyettir.

               Osmanlı merkeziyetçi ve istikrarlı bir devlet yapısının dünya tarihinde görülen en uzun ömürlü örneğidir.

               Osmanlı, ilmiyle, sanatıyla ve sosyal yapısıyla mirasçıları olan bizleri kendisinden yararlanmaya davet eden engin bir kültürün ve yüksek bir medeniyetin adıdır.

               Osmanlı, sözlü (şifahi) Türk kültürünü bir kitap medeniyetine dönüştüren hamledir.

               Osmanlı, Cumhuriyet Türkiyesi’nin tarihi kimliğidir.  Yüzlerce kurumuyla Türkiye cumhuriyetine hayat veren köktür.

               Osmanlı, hanedanı, kurucuları, ordusu, dili, edebiyatı, mimarisi, musikisi, güzel sanatları, ilim ve kültür adamları ve tarihçileriyle Türk, din, ahlak ve mefkûresiyle İslam’dır.

               Osmanlıyı tanımıyoruz. Kişi bilmediğinin ve tanımadığının düşmanıdır. Modernleşmenin katıksız Batılılaşma hareketlerine ve kimliksiz bir taklitçilik hastalığına dönüştüğü çağlarda Osmanlıdan yani kendimizden tiksinir olduk. O muhteşem medeniyetin sanatına, folkloruna, ahlak anlayışına, dünya görüşüne ve muhteşem bir güçle taçlandırılmış imanına uzak durmayı çağdaşlık zannettik ve yanıldık. Yanıldığımız ve yanlış yaptığımız halimizden belli.

Osmanlı Mozaik miydi?

               Osmanlının kimliği üzerine oluşturulmaya çalışılan tartışmalar Osmanlı dönemini Türk tarihinden saymamaya kadar vardırılmış, iliklerine kadar Türk olan bu hanedan dönemindeki milli kültürümüz bir mozaik olarak adlandırılmaya çalışılmıştır. Hâlbuki kültür maddesi ve üslubuyla hayatın bütünüdür. Kültürel kimlik ise bu bütünün gelenek, görenek ve eğitim yoluyla kişiye kazandırdıklarıdır. Ferdin sahip olduğu toplumsal birikime nesnel kimlik, bu birikimin şuuruna da öznel kimlik demek mümkündür. Nesnel kimlik kişiyi hem topluma hem başkalarına tanıtır. Öznel kimlik kişiye kendi yerini ve bağlılıklarını hatırlatır.

               Sosyal, doğal veya insani olan herhangi bir unsur bir toplumun ona kendi iman sistemi içerisinde bir anlam kazandırmasıyla kültürel olgu haline gelir. Kültürel olguların maddesi toplumlarda birbirine benzeyebilir. Ama o olgunun kazandığı anlam farklıdır. Yağmur dünyanın her yanında aynı şekilde gerçekleşen tabiat olayıdır. Bu sıradan tabiat olayı Anadolu insanının nazarında metafizik bir boyut kazanır ve “rahmet” adını alır.

               Canlı olan her kültür, ihtiyaç alanı genişledikçe yeni olgular edinmeye başlar. Bu olgular bazen icat edilir, bazen tabiattan ya da tanınan başka bir kültürden alınır. Bir olguyu sahiplenen her kültür onu benimserken kendi değerler sistemi içinde ona yeni anlam ve işlevler yükler. Buna kültürel özümseme diyebiliriz. Kubbeyi, kemeri ve horasan harcını kimin icat ettiğini bilmiyoruz. Fethettiğimiz coğrafyalarda gördüğümüz bu mimari şekilleri kendi zevkimize göre tanzim ederek Selimiye’yi oluşturduk. Hiç kimse kalkıp da Selimiye’ye mozaik diyemez.

               Osmanlı bir dönem bizim siyasi kimliğimizin adıdır. Tarihi olan ve olmakta devam eden kültürel kimliğimizin adı Türk’tür. Kültürümüz yayıldığı muazzam coğrafyada karşılaştığı kültürlerden olgular almıştır. Çünkü kültürümüz fetihçi dönemler yaşamıştır. Bazı tarihçiler Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunu çeşitli etnik grupların ortak başarısı olarak takdim etmeye çalışmaktadırlar. Hâlbuki Osmanlı Türklerin kurduğu ve Türk kültürünün hâkim olduğu bir devlettir. Şunu kesinlikle vurgulayalım Osmanlı mozaik olduğu için imparatorluk olmadı. İmparatorluk olduğu için birçok farklı kültürü de bünyesinde tutarak bir mozaik görünümü kazandı.

Osmanlı’nın Türklüğü

               Bazı tarihçiler isimlendirmeyi gerekçe göstererek Osmanlı ile Türk’ü iki ayrı kültürel varlık olarak sunmaya çalışırlar.  Osmanlı bir hanedanın adıdır ve bu hanedan bütün tarihçilerce köken itibariyle Oğuz Han’a dayandırılır. Yönetici ekseriyeti de Türk’tür.

               Bu durumun aksine bir karine gibi kullanılan devşirmeler ise Balkan topluluklarından belirli kurallara göre seçilen çocukların Anadolu’ya getirilip bir Türk ailesinin yanında Türkçe öğrenmesi, Müslüman olması ve Türk terbiyesi alması sağlandıktan sonra Acemi Oğlan Kışlaları ve Enderun’a gönderilen burada askerlik, sanat ve idarecilik eğitimi gördürülerek hizmete alınanlardır. Bu insanları Türk saymamak ancak ırkı kültürün yani hayatın önüne koymakla mümkündür ki bu da kimliği ırka bağlamaktır. Mesela Sokullu Mehmet Paşa devşirme asıllı bir Türk büyüğüdür. Irkça olmasa da kültürel kimlik açısından Türk’tür. Çünkü o Türkçe konuşurdu, Kuran ve Osmanlı tarihi okumaya meraklı idi. Şehit edildiğinde kuran okuyordu. Saltanata ve Türk kızıl elmasına bağlı idi. Devleti Türk töresince yönetiyor, serdarlık yaptığında mehter ile savaşa gidiyordu. Türk gibi yaşıyor, namaz kılıyor oruç tutuyordu.

               Osmanlı devlet yapısına ilk şeklini verenler ulemadan vezir olan Alaeddin Paşa ile, daha sonra veziriazam olan Bursa kadısı Çandarlı Kara Halil Hayrettin Efendi’dir. Fatih dönemine kadar veziriazamların tamamı ulemadan yani medreseden gelmedir. Daha sonraki devirlerde Divan-ı Hümayun’a katılan Nişancı ve Defterdar da ilmiye sınıfından gelirler. İlmiye sınıfında devşirme olmaz. Bu şunun için önemlidir. Bazıları Osmanlı devletini Türklerin yönetmediğini söylerler. Bu iddianın kaynağı Fatihten sonra iş başına getirilen sadrazamlardan büyük bir çoğunluğunun ırkça Türk olmamalarıdır. Hâlbuki onların ekseriyeti kültürel kimlik açısından Türk’türler.  Ancak devlet yönetimini sadrazamlardan ibaret saymak yanılgıdır. Baştaki hükümdar Türk’tür. Devlet yönetiminde etkin olan diğer üyelerin durumu ise şöyledir: Kaptan-ı Deryaların 57’si Türk diğer 57’si başka kavimlerden, Şeyhülislamların 131 yani tamamı Türk’tür. Başdefterdarların 90’ı Türk 20’si çeşitli kavimlerden, Reisülküttap ve nişancıların 63’ü Türk 11’i çeşitli kavimlerdendir. Bu çeşitli kavimlerin içinde milleti hâkimeden sayılan Arap, Kürt, Çerkez, Boşnak vs. dâhildir. Askerler için de durum farklı değildir. Ordu içerisinde devşirmelerden oluşan yeniçerilerin sayısı on altıncı asra kadar 10.000-20.000 arasındadır.

Medeniyetimiz bir kılıç medeniyeti midir?

               Miladi 9. asrın başlarında gerçekleşen devir teslim töreniyle “tevhit medeniyetini kurma” görevini Arap Abbasi devletinden devralan Türk milleti bu tarihten itibaren vazifesinin kutsiyetini bilerek hareket etmiş, kıtalar fethederek İlay-ı Kelimetullah adına Türk İslam medeniyetinin haritasını dünya üzerine çizmiştir.

               İslam medeniyetinin en parlak rengini oluşturan Türk kültürünün akislerini gazilerin elindeki kılıcın parıltısında görenler, bu parıltıdan gözleri kamaşmış olacak ki, o kılıcı tutan eli, ona hükmeden yüreği ve onu idare eden aklı görmeyerek medeniyetimize “kılıç medeniyeti” demişlerdir. Hâlbuki medeniyetleri kuran kılıç kuvvetinden daha ziyade akıl ve gönül planında o medeniyeti hazırlayanların akıttığı alın teri ve döktüğü göz nurudur. Türk İslam medeniyetinin oluşumunda kılıç sallayan derviş gazilerin hizmetleri gerçekten büyüktür. Ancak Türk İslam medeniyetinin temeli kılıçtan başka yerde aranmalıdır.

O derviş gaziler ki medeniyetimizin sadece bir parçasını oluştururlar. Asıl büyük parça Türk İslam coğrafyasını nakış nakış süsleyen Mimar Sinan ve Mimar Mehmet Ağa ve dünyanın yedi harikasından biri kabul edilen Taç Mahal’in planlarını yapan ve uygulayan Osmanlı Mimari Muhammed İsa Efendi gibi taşa ruh verenlerdir. Akli ve nakli ilimleri çelişkisiz bir arada yaşatan Akşemseddin, Piri Reis, Kâtip Çelebi, Ahmet Cevdet Paşa gibi deha sahipleridir. Engin duygu ve sezgi dünyalarıyla dünyanın en geniş şiir külliyatını yaratan Fuzuli, Baki, Nef’i, Nedim ve Şeyh Galib gibi sultan’üş şuaradır.  Billurlaşan gönülleriyle mana âlemine nüfuz yollarını keşfeden Edebalı, Somuncu Baba, Eyyub Sultan, Merkez Efendi gibi mana sultanlarıdır. Sese ruh veren ezgileriyle gönül sazımızı titreten Meragalı Abdulkadir, Itri, Dede Efendi, Hacı Arif Bey gibi musikişinaslardır. Harfleri figüre dönüştüren Yakut, Hamdullah, Karahisari, Hafız Osman, Mustafa Rakım gibi yazıya ruh verenlerdir. Renkleriyle kesret âleminde vahdeti resmeyleyen Matrakçı Nasuh, Nigari,  Nakkaş Osman ve Levni gibi minyatür ustalarıdır.

               Osmanlının kurduğu, yaşattığı ve dünyayı hayran bırakacak bir terkibe ulaştırdığı kültür ve medeniyet, her şeyiyle Türk ve Müslüman’dır.

Medeniyet ve sanat

               Sanat, duygu, düşünce ve hayallerin güzellik olgusuna bağlı kalınarak ve çeşitli malzemelerden yararlanılarak dış dünyaya aktarılmasıdır. İnsan davranışlarının dört gayesi vardır: Menfaat, gerçeklik, iyilik ve güzellik.  İnsanların menfaatlerinden vazgeçmeleri, gerçeğe ilgisiz kalmaları, iyilik ve doğruluğa ulaşma çabasını terk etmeleri mümkün değildir. Bu eğilimler içerisinde güzel olana ulaşma, onu algılama, onun gerçekliğini sembolik olarak ifade etme gayreti sanatı doğurur. Öyleyse sanat bir duygu, bir düşünce veya bir hayalin maddi bir malzeme ya da ses veya sözden faydalanmak suretiyle heyecan ve hayranlık uyandıracak şekilde ifadesidir.

               Medeniyetler birbirlerinden sanat anlayışları ve devlet gelenekleriyle ile ayrılırlar. Onun içindir ki bir medeniyeti anlamanın en kestirme yolu o medeniyetin sanat anlayışını ve devlet geleneğini anlamaya çalışmaktır.

               Estetik bir ilim olarak henüz felsefeye çok muhtaçtır. Gerek sahasının genişliği, gerek insanın sübjektif yani öznel yanıyla ilgisi gerekse de beşeri tecrübenin bu alandaki yetersizliği bu ihtiyacı daha da şiddetli bir hale getirmektedir. Bu nedenledir ki estetik henüz felsefenin bir kolu olarak anılmaktadır ve istenilen seviyede bir estetik bilimi kurulamamıştır.

               Estetik biliminin konusu güzelliktir. Ancak güzelliğin tanımında farklı anlayışlar mevcuttur. Çünkü her medeniyetin dış dünyaya ait bir unsuru güzel bulmada ki kıstasları diğerinden farklıdır. İnsanoğlu yaşadığı alemde yalnız doğruyu, iyiyi, faydalıyı değil güzeli de arar. Âlemde her şey zıddı ile kaimdir ilkesi gereğince estetiğin gerçek konusu güzellik ve çirkinliktir. Sanatkârın amacı güzele ulaşmak çirkinden uzaklaşmaktır.

Farklı estetik anlayışlar

               Bir pragmatist için güzel olan faydalı olandır. Bir individüalist için güzel olan ferdin cemiyetin esaretine isyanıdır. Bir sosyalist için güzel olan sanatkârın cemiyetin dert ve meseleleriyle bütünleşmesidir. Güzelliği objektif bir değer sananlarla onu sübjektif bir değer olarak algılayan sanatkârlar için farklı birer estetik dünyası oluşur. Öyleyse estetik ilminin en büyük problemi güzelliğin bizim dışımızda bulunan objektif bir değer mi yoksa tamamı ile insana mahsus sübjektif bir değer mi olduğuna karar vermektir. Ancak bu karardan sonradır ki estetik ilmi İslam sanatkârının güzelliği aşkın ve mutlak bir kıymet sayma ölçüsünü anlayabilir.

               İslam sanatkârı için güzellik, Hüsnü Mutlak olan Allah’ın cemal sıfatının tabiatın ve kâinatın her noktasına işlenmiş bir nakıştır, sestir, ahenktir, figürdür, harekettir.  İnsanoğlu bir ayet kıymetindeki bu mesajları sezmeye, duymaya, yakalamaya ve yaşamaya yetenekli bir muhataptır. Çünkü sanatkâr eserde müessiri yakalayabilen ancak eserle müessiri aynı sayma yanılgısından kurtulan üstün insandır.

               İslam sanatkârının gözünde bu âlem “kevn ü fesat”tır. Onun içindir ki çıplak gözün gördüğü anlaşılmaz yapının, karmaşıklığın ardındaki armoniyi ve düzeni görmek için gözden daha farklı ve gelişmiş bir görme vasıtasına ihtiyaç vardır. Bu vasıta sezgidir. Divan şairlerinin dilinde bu bakışın adı “bir özge temaşa”dır.

               Güzel tasvir edersin hattı hali dilberi amma

               Füsünu işveye geldikte Ey Bihzat neylersin

               Sanatı mümessis-yansıma olarak kabul eden Aristo’dan bu yana eserin neyi yansıtacağı estetik bir problem olarak gündemdedir. Hıristiyan sanatı tabiatı mutlak güzelliğin temaşasını engelleyen bir perde olarak gördü. Bunun neticesinde de batı dünyasının sanatkârı ya fizikötesini inkâra ya da eşyadan kaçışa yöneldi. İslam sanatkârının gözünde ise tabiat metafizik gerçekleri ve mutlak güzellikleri aksettiren bir aynadır. Tabiat Hüsn ü Mutlak olan yüce yaratıcıya ait güzelliklerin sezgi gözüyle izlenebildiği bir “mirat-ı mücella”dır. Yunus’un: “Senin ile bakayım/ Seni göreyim mevla.” dizeleri bu gerçeğin en güzel ifadesidir.

               İslam sanatkârının ortaya koyduğu ana sanat görüşü tabiata, yani nesneler dünyasına bakarken çeşitliliğin ötesindeki ve ardındaki birliği görme çabasıdır. Bu çaba mutasavvıfların dilinde kesretten vahdete ulaşmadır.

               Batı dünyasında sanatkâr yaratıcıyla yarış halindedir. Maksat Tanrının yaptığının ve yarattığının benzerini yapmaktır. İslam sanatkârı ise “yaratılmışı yaratandan ötürü sevme” ve “yaratıcının güzelliklerinin tecellilerini yaratılmışta görme çabasındadır.

               Sanatın beş ana kolu vardır:

Edebiyat:

               Edebiyat; duygu,  düşünce ve hayallerin güzellik olgusuna bağlı kalınarak dil (söz) aracılığıyla heyecan ve hayranlık uyandıracak şekilde ifadesidir. Türk kültüründe dile dayalı sanatların tarihi oldukça eskidir. Esik Kurgan’dan başlayan yazı dilimizin tarihi yaklaşık olarak 2500 yıldır. Bizim kültürümüzde dile dayalı sanatlar içinde en inkişaf etmiş olanı şiirdir. Şiir tarihimizin en geniş külliyatını ise divan şiirimiz oluşturur.

               Anadolu’da Türk şiiri iki büyük üstat ile başlar: Mevlana ve Yunus. Divan edebiyatı adıyla meşhur olan klasik edebiyatımızı Hoca Dehhani ile başlatmak mümkündür.

               Onun

Bir kadehle bizi saki gamdan azad eyledi

Şad olsun gönlü anın gönlümü şad eyledi

beyti bu edebiyatın müjdecisi gibidir. 14. yüzyıldan itibaren o asırların en gelişmiş edebiyatları olan Arap ve Fars edebiyatlarını aşmayı amaçlayan divan şairleri tartışmasız şark edebiyatlarının en nezihi ve en deruni edebiyatını oluşturmuşlardır.

               Türk milleti tarihin her devrinde şiire ve şaire çok büyük değer vermiş, adeta şiir renkli bir dünyada yaşamıştır. Anadolu’yu vatan tuttuktan sonra şiir sevdası daha köklü bir geleneğe dönüşmüş ve milletimiz şair millet payesiyle anılmaya başlanmıştır.

               Şiirin Türk toplumunda ne kadar yüksek bir yer işgal ettiğinin en bariz misali Osmanlı sultanlarıdır. Osmanlı sultanlarının hemen tamamı sanatkârdır. Çoğu şair olan o büyük hakanlar şiir ülkesinde de at sürmüşler gönül ülkeleri fetheylemişlerdir. Hanedanın en büyük siması olan Fatih Sultan Mehmet şiirlerine nazireler yapılacak kadar kudretli bir şairdir. Onun

               Sakiya mey sun ki bir gün lalezar elden gider

               Erişür faslı hazan bağ u bahar elden gider

dizeleri ile başlayan gazeli mısraı berceste kıymetindedir. Hanedanın en cihangir hakanı olan Yavuz’un

               Padişah-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş

               Bir veliye bende olmak hepsinden ala imiş

dizeleri ne kadar da anlamlıdır. Cihanı dize getiren o büyük sultanın gönül enginliğine aşağıdaki dizeler şahittir.

               Şirler pençe-i kahrımdan olurken lerzan

               Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek

Şiiri bu derece seven bir millete de elbette şair sultanlar ve padişahlar yakışırdı. Sadece sultanlar mı? Şeyhülislam’ından Kazaskerine, Kadısından ordu komutanına kadar şiirle iştigal etmeyen Osmanlı Türkü yok gibidir.

               Her klasik edebiyatın anlaşılması ve zevkine varılması cehd ve gayret ister.  Güzelliği anlamak ve güzelin tadına varmak bir terbiye ve tahsil meselesidir. Her büyük edebiyat gibi divan edebiyatımızın da hakkıyla anlaşılması köklü bir kültür sermayesine ihtiyaç gösterir. Eğer bugün bu edebiyatın kelimelerini anlamıyorsak, söz sanatlarının arkasına saklanan ince manaları sezemiyorsak, mazmunlarını tanımıyorsak, ona hayat veren İslam kültürünü ve şark mitolojisini yeterince bilmiyorsak bunun suçlusu divan şiiri ya da divan şairleri değildir.

               Evet, Türkçe bütün medeni diller gibi başka dillerden kelimeler almıştır. Fakat biz başka iklimlerin çocuklarını bile eğiterek, kültürümüzün rengine boyayarak “yeniçeri” yapmış bir milletizdir. Aldığımız kelimeleri de kendi tefekkür ve ifade sistemimiz içinde yoğurarak kendi malımız yapmışızdır. İmparatorluk dili elbette bir umman kadar geniş ve heybetli olacaktı.

               Saltanat mücadelesi bütün monarşik yönetimlerin kaderidir. Bütün devletlerin tarihlerinde saltanat için desiseler, entrikalar çevrilmiştir. Ordular vuruşmuştur. Şiirle saltanat mücadelesi bize özgüdür. Fatih’in oğulları Bayazıt ve cem arasındaki saltanat mücadelesi son noktası şiirle konulmuştur. Bu bizim geleneğimizde şiirin ve şairin gücünü belgeleyen en güzel örneklerden biridir.

Cem Sultan kardeşine şu dizelerle seslenir:

               Sen bister-i gülde yatasın şevk ile handan

               Ben kül döşenem külhan-ı mihnette sebep ne

Bayazıt’ın cevabı daha şairanedir:

               Çün ruz-ı ezel kısmet olmuş bize devlet

               Takdire rıza vermeyesin buna sebep ne

               Haccülharameynim deyu davalar idersün

               Ya saltanat-ı dünya için bunca talep ne

               “Selam verdim rüşvet değildür deyu almadılar.” cümlesi halk dilinde mesel olan Fuzuli, Mersiyesi dilden dile dolaşan Baki, İstanbul’un bir taşını dahi acem mülküne değişmeyen Nedim, Zarif cinaslarıyla dudaklara tebessümler dağıtan Haşmet, Kelimeleri yıldırımları andıran Nef’i, divani bugün dahi yüzlerce gazelhanın ezberinde bulunan Nabi kesinlikle halk tabakalarına yabancı insanlar değillerdi. Dünyanın en yalnız milletinin evlatları olarak içimizdeki sıla özlemini ve yalnızlığı Fuzulinin aşağıdaki dizeleri kadar anlatan başka bir şiir düşünülebilir mi?

               Ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge

               Ne açar kimse kapım bad-ı sabadan gayri

               Dünya edebiyatları içerisinde saf şiir akımının en başarılı örneği olan divan edebiyatının derinliği ve güzelliği, kelimeleri nakış nakış işleyen şairlerinin hayal dünyalarının zenginliği dünyayı hayran bırakmış bir çok batılı şair  bu şiiri taklid etmiştir.

               Büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlı’ya ait bir hatırayla edebiyat bahsini noktalayalım: Bir vapur seyahatinde bir Fransız yazarı Yahya Kemal’e:

               -Bir Türk şiiri var mıdır?

sorusunu yöneltmek tuhaflığında bulunur. Soru tuhaftır çünkü şiirsiz millet ya da kabile tasavvur etmek bile mümkün değildir. Yahya Kemal hemen oracıkta 17. yüzyıl şairimiz Neşati’nin bir gazelinin sadece bir beytini okur ve Fransızca’ya tercüme eder. Fransız bu beyti duyunca şu cevabı verir.

               -Bu mısraları söyleyen bir milletin bir büyük şiiri olması tabiidir. Medeniyet namına başka eseriniz olmasaydı dahi sadece bu mısra ne ince bir millet olduğunuzu ispata kâfi gelirdi. Yahya Kemal’in okuduğu beyit şudur:

               Ettik o kadar ref-i teayyün ki neşati

               Ayine-i pür-tab-ı mücellada nihanız

               Eğer klasik şiiri yakından tanırsak onun da Süleymaniye ve Selimiye camileri gibi öz dehamızın eseri olduğu ortaya çıkacaktır. Unutkanlığımız, taklit hastalığına düşen sosyal bünyemizin milli kültürümüze vurduğu en kara lekedir. Geleneğinden kopmuş irfanımız o kadar biçaredir ki Fuzuli’nin

               Küfr-ü zülfün salalı rahneler imanımıza

               Kafir ağlar bizim ahval-i perişanımıza

dizeleri halimizin beyanı gibidir.

 Musiki:

               Müzik; duygu,  düşünce ve hayallerin güzellik olgusuna bağlı kalınarak ses aracılığıyla heyecan ve hayranlık uyandıracak şekilde ifadesidir. Türk musikisinin geçmişi M.Ö. 3. asra kadar uzanır. Hun Türklerinden itibaren bütün Türk hakanlarının askeri musiki eşliğinde seferlere çıktıklarını biliyoruz. Ayrıca dini musikinin de eski Türklerde oldukça yaygın olduğu tarihçilerin malumudur. Dünyanın en eski askeri bandosunu kuran Hun Türklerinden bu yana varlığını bildiğimiz, M.S. 13. yüzyıldan itibaren bize özgü ebcet notalarıyla varlığını belgelerden takip edebildiğimiz musiki eserleriyle milletimiz dünyanın en geniş musiki repertuarına sahiptir.

               Selçuklularda Nevbethane, Osmanlılarda Mehterhane adını alan tarihin en eski orkestrasını ve askeri marşlarını üreten musiki sanatımız sadece Türk’ün kudretini göstermekle kalmamış Avrupa krallıklarına mehter takımları gönderilerek bu heybetli musiki Beethoven’in senfonisine, Mozart’ın “Türk Marşı”na girerek Avrupa medeniyetinin ses sanatının oluşumuna da katkıda bulunmuştur.    

               Yahya Kemal’in şu mısraları bugünkü halimizi deşifre etmek beyanında oldukça anlamlıdır.

               Çokları bir şey anlamaz eski musikimizden

               Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden

               Türk musikisinin tarihini 5 döneme ayırarak incelemek mümkündür. Türk musikisinin hazırlık aşaması başlangıçtan Meragalı Abdulkadir’e kadar uzayan dönemdir. Bu dönem 13. asırda son bulur. Türk musikisinin günümüze ulaşan ilk eserleri Safiyüddin’in Nevruz bestesiyle Sultan Veled’in Acem Peşrev ve Saz Semaisidir. Meragalı Abdulkadir’den Itri’ye kadar uzayan süreç ikinci dönemdir. Bu dönem Türk musikisinin tamamen teşekkül ettiği ve nota mecmualarıyla günümüze kadar taşındığı devirdir. Itri’den Dede Efendi’ye kadar uzayan üçücü dönem Türk musikisinin zirve çağıdır. Itri, Şakir Ağa, Sadullah Ağa, Sultan III. Selim, Hafız Yusuf Efendi, Çolakzade, Abdurrahim Dede ve Ali Nutki Dede gibi dehalar bu dönemde yetişmişlerdir. Dördüncüsü Dede Efendi’den Hacı Arif Beğ’e kadar uzayan devirdir. Dede efendi, İsmail Efendi, Zekai Dede, Hacı Numan Ağa, Hacı Faik Bey gibi zirve sanatçılar beşinci dönemden ilk aklımıza gelenlerdir. By, romantik dönemdir. Hacı Arif Beğ’den Hüseyin Saadettin Arel’e kadar uzayan dönemdir. Bu dönemden de Hacı Arif Beğ, Şevki Beğ, Ahmet Rasim Bey, Lemi Atlı, Yesari Asım, Saadettin Kaynak, Selahaddin Pınar ve Münir Nureddin akla ilk gelen isimler.

Resim:

               Resim; duygu,  düşünce ve hayallerin güzellik olgusuna bağlı kalınarak ışık, gölge ve diğer maddi malzemeler aracılığıyla heyecan ve hayranlık uyandıracak şekilde ifadesidir. Türk sanatında resim ve ressam yoktur yargısı maalesef yaygın bir cehaletin eseridir. Türk kültüründe resim nakış, ressam da nakkaş olarak anılır. Nakkaşlar resim ve minyatürün yanı sıra tezhip sanatıyla da uğraşırlardı. Osmanlı sarayında her zaman Cemaat-i Nakkaşan-ı Hassa adı ile bir nakkaşlar kadrosu bulunurdu. Türk resminin üç önemli sahası vardır: Minyatür, hat ve tezhip

               Türk kültüründe minyatür sanatının geçmişi Uygurlara kadar uzanır. İlk örneklerini Orta Asya medeniyetinde bulan bu sanat kolu gerçek ürünlerini Anadolu’da vermiştir. Minyatür en basit tanımıyla zaman ve mekân sınırlarını zorlayan zarif ve öykücü resim geleneğinin adıdır. Osmanlıyla birlikte Müslüman nakkaşın dış gerçeğin ötesine geçerek iç gerçeğe şekil verme çabası bugünkü soyut resmin ulaşmaya çalıştığı sanat anlayışıyla kesişir. Osmanlı minyatür ustalarının gözleme dayanan belgesel nitelikteki eserlerinin İslam resim sanatı içindeki en zengin albümü oluşturduğu tartışmasız bir hakikattir. Minyatür sanatının ilk büyük dahisi Matrakçı Nasuh’tur. Nasuh’u takip eden asırlarda Nigari, Nakkaş Osman ve Levni gibi dahiler yetişmiştir.

               Hat sanatı bir çizgi-resim sanatıdır. Basit çizgilerin şiire dönüştüğü bu sanatın en geniş ve en seçkin albümü Türk kültürüne aittir. Hat sanatı Osmanlı coğrafyasında öyle bir konuma yükselmiştir ki “Kuran Mekke’de nazil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı.” hükmünü söyletmiştir.

               Hat sanatının sülüs, nesih, muhakkak, reyhani, tevki ve rikaa türlerini tamamlayan ve bu türlerin hepsinde eserler meydana getirmeyi başaran büyük usta Yakut’la birlikte hat bir Türk sanatı haline gelmiştir. Yakut’tan sonra Şeyh Hamdullah, Karahisari, Hafız Osman, İsmail Zühdi, Mustafa Rakım, Nazif Bey, Ömer Vasfi, Emin Yazıcı, İsmail Hakki, Ahmed Kamil Akdik ve Hamit Aytaç hat sanatı külliyatımızın büyük simaları oldular.

               Minyatür ve hat sanatlarımızın yanı sıra resim sanatının bir kolu olan süsleme sanatımızı da ismen yad etmekle yetinelim. Ebru ve ciltçiliğin yanı sıra mimari eserlerdeki kompozisyonları da içine alan bu sanat kolu da Türk sanatının en zengin sahalarından biridir.

Mimari:

               Mimari, duygu,  düşünce ve hayallerin güzellik olgusuna bağlı kalınarak yapı malzemeleri aracılığıyla heyecan ve hayranlık uyandıracak şekilde ifadesidir. İslam ülkelerinin kubbeler dünyası haline gelmesi Selçuklu İmparatorluğu zamanında başlar. Türk mimarisinin İslam mimarisine katkısı sentezci bir ruha dayanır. İç-Asya geleneklerinden beslenen milli üslubumuzu İslam topluluklarına özgü yepyeni bir biçime dönüştürmektir mimarideki yerimiz.

               Selçuklularla başlayan süreçle İslami şekillerle Anadolu’nun antik kökenli örneklerini birleştirerek yeni bir arayışa girmişiz. Anadolu’yu fetheden milletimiz daha ilk asırdan itibaren yeni bir mimari tip oluşturmaya yönelen bir kompozisyon geliştirmiştir. Mescidi Nebeviyle başlayan mabed kültürümüz ilk şaheserini “Üç şerefeli Cami” ile Edirne’de vermiştir. Türk mührünü taşıyan bu yeni mabed mimarisi “Merkezi kubbe hâkimiyetinde” organik bir mekan kompozisyonu kazanmıştır. İnce ve muntazam blok-taş kaplamalı minareler Orta Asya tuğla minarelerinin Akdeniz medeniyet diline tercüme edilmiş daha gelişmiş örnekleridir.

               Yeni doğan bu mimarlık üslubunda ortaçağın yığma inşaat ve masif yapılarının görüntüsü hafifletilmiş, yeni bir çağın ileri tekniğiyle yapılan hacim-kütle kompozisyonuna yönelen anlayış benimsenmiştir. Mimarimizdeki bu sentezci anlayış Mimar Sinan’la özgün bir üsluba dönüşmüştür. Tek kubbeyle örtülü kubik cami biçimi Sinan’ın elinde Ayasofya’yı gölgede bırakan Süleymaniye’ye dönüşmüştür. Selimiye camiiyle de Türk-İslam mimarisinin doruk noktasına tırmanmıştır. Sinan’ın süslameyi ön plana almadan mimari yapıyı kendi kuruluşuyla güzellik kaynağı ve konusu yapışı dünya mimari tarihinde bir inkılaptır.

               Ayasofya’ya meydan okuyan ve onu gölgede bırakan kubbelerin mimarları olarak Mimar Sinan ve Mimar Mehmet Ağa İstanbul’u sanatla fetheden dehalardır. Onların Anadolu, Balkanlar ve Hicaz bölgelerini nakış nakış süsleyen eserleri coğrafyayı vatan eylerken toprağa vurduğumuz mühürdür.

               Özgün tasarımlarıyla medreseler, kervansaraylar, şifahaneler, külliyeler ve Avrupa’ya öğrettiğimiz çok katlı binalar ile mimari sanatımız geleneği diriltecek yeni dehalarını beklemektedir. Mimari sanatımızın sınırları içine dahil edilebilecek süsleme, seramik, çini, ahşap işlemeciliği ve cam sanatlarının da sadece adlarını anmakla yetinelim.

               Osmanlı devrinde mimari sanatı bir ibadet aracı sayılacak kadar ehemmiyetliydi. Minarelere göğü tutan direkler, kubbelere ise coğrafyamızı saran gökkubbe nazarıyla bakılıyordu. Bu durumu en güzel örnekleyen hadise I. Ahmed’in hayatıdır. I. Ahmed 14. Osmanlı hakanıdır. 14 yaşında padişah olmuştur ve saltanatı 14 yıl sürmüştür. Ayasofya’yı gölgede bırakan Sultan Ahmet Camiinin banisidir. İnşaat süresince işçileri gayrete getirmek için onlarla birlikte taş ve toprak taşımıştır. Ateşli bir hastalıkla ölüm yatağına düştüğünde 28 yaşındaydı. Ölüm anında adıyla anılan Sultan Ahmet Camiinden okunan Ezan-ı Muhammedi’yi duyunca ayağa kalktı. Başında bekleyen Hocası Mustafa Efendi sordu:

               -Devletlü ne oluyor.

               -Toprak taşımağa giderim hocam, dedi ve yere serildi. Toprağa kendini taşımıştı.

               Türkiye sınırları içerisinde 7414 mimari eser tespit edilmiştir. Türkiye cumhuriyeti sınırları dışında kalan kültür coğrafyalarımızdaki eser sayısı henüz bilinmemektedir. Bütün bunlara rağmen ecdattan günümüze 7414 eser ulaşması ve bunların büyük bir çoğunluğunun muhafaza edilebilmiş olması bile medeni bir seviyedir.

Heykel (Yontu):

               Heykel; duygu,  düşünce ve hayallerin güzellik olgusuna bağlı kalınarak plastik malzeme aracılığıyla heyecan ve hayranlık uyandıracak şekilde ifadesidir. Özgün tarzımızı yitirmiş yerine yeni bir tarz koyamamıştık. İslam sanatının dolayısıyla da Osmanlı dönemi Türk sanatının dünya sanatlarıyla yarışmakta yetersiz kaldığı tek sanat dalı heykeldir. Orta Asya Türk kültüründe ilk örneklerini gördüğümüz heykel sanatı dini endişelerden dolayı Müslüman sanatkârın ilgi alanı dışına taşınmıştır. Heykel sanatının sınırları içerisinde incelenebilecek bazı soyut sanat örnekleri mevcut olmakla birlikte Osmanlı sanatkârı heykelle meşgul olmamıştır.

Netice

                Kendi imanımızdan şüpheye düşüp Batı sanatlarını taklide başladığımız da Batı’yı hiç değişmeyen bir dünya zannettik. Biz tabiata Rönesans sanatçıları gibi bakmaya çalışırken Batı fotoğraf makinesini ve kamerayı keşfetti.  Fotoğraf makinesi göze dayanan gerçeklik anlayışını eskitmiş ve sanatkârı tabiata esir olmaktan kurtarmıştı.  Doğulu sanatkârın geleneğinde mevcut olan yöneliş yani mutlak ve aşkın olana ulaşma yönelişi Batılı sanatkârı da sarmaya başladı. Artık modern sanatta önemli olan objenin dış görünüşü ve biçimi değil kanunuydu. Yani cevheriydi, hikmetiydi. Bugün modern sanatın ulaştığı uç noktalar olarak kabul edilen Kübizm, Sürrealizm ve empresyonizm akımları sanatın gayesini tabiatın esaretinden, tabiattaki dış formlardan kurtulmak şeklinde belirlemiştir. İşte bu noktada modern sanat anlayışlarıyla İslam sanat ve estetiği arasında kesişme noktaları ortaya çıkmaya başladı. Ancak ne yazık ki geçmiş artık sadece bir etnografya malzemeleri yığını haline gelmişti. Bütün geleneksel sanatlarımızla bağımız kopmuş, devamlılığımız kesintiye uğramıştı. Kendi üslubumuzu yitirmiş yerine yeni bir üslup koyamamıştık.

               Köklerimizdeki özsuyumuzu yeniden dallarımıza, yapraklarımıza yürütme zamanı geldi de geçiyor. Bunun için yapmamız gerek ilk şey geçmişimizle yüzleşmektir.

Tags from the story
İçerik Sahibi
Diğer İçerikleri: Talat Ülker

Unutkan

Unutkan adam her akşam eve dönerken sırrı dökülmüş...
Devamını gör

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir