Rubai Türü ve İlk Türk Kadın Şairi Mehsetî

Aslen Arapça bir kelime olan ve sözlük manası itibariyle “dörtlü”, “dört diş” anlamına gelen Rubai, sarf ilminde, mastarı dört harften oluşan veya üç harften oluşup aslî harflerine bir harf eklenerek oluşturulan kelimelere verilen isimdir. Edebî bir terim olarak ise Rubai, Klasik Türk, Fars ve Arap şiirinde, kendine özgü aruz vezni olan, az sözle çok şey ifade etmeyi amaçlayan ve genellikle birinci, ikinci ve dördüncü dizeleri birbirleriyle kafiyeli dört dizelik nazım biçimidir. 

Rubaiyi diğer nazım şekillerinden ayıran en önemli özellik, kendine has olarak kullanılan ahrem ve ahreb vezinleridir. Rubailer Hezec bahrinin “Mef‘ûlün” ile başlayan on iki Ahrem ve “Mef‘ûlü” ile başlayan on iki Ahreb kalıplarıyla yazılır. Ancak klasik edebiyatında ahremden çok ahreb vezinleri kullanılmıştır. Bunun nedeni ise, açık hece sayısının daha fazla olduğu ahreb vezinlerinin Türkçe rubailere uygulanmasının daha kolay olmasıdır.

Rubailer, üç farklı şekilde kafiyelenir. aaxa şeklinde kafiyelemenler, hem Fars edebiyatında hem de Türk edebiyatında en fazla örneği olanlardır. aaaa şeklinde kafiyelenen rubailerin her mısraı birbirleriyle kafiyelidir. Hem Fars hem de Türk edebiyatında böyle rubailere rubâî-i musarrâ veya terâne adı verilmiştir. xaxa şeklinde kafiyelemen rubailerin ikinci ile dördüncü mısralarının birbiriyle kafiyeli; birinci ile üçüncü mısraları ise serbesttir.

Rubai kısa bir nazım biçimidir. Bu kısa hacme genellikle düşünce ağırlıklı sözler sığdırılır. Bu itibarla rubaide aşk ve hayal ağırlıklı söyleyişler bulunmakla birlikte, gazelde olduğu gibi söyleyiş şekli, üslup ve söz sanatları kaygısı, ifade edilmek istenen anlamın önüne geçmez. Rubaide, sanattan ziyade anlatılmak istenen ince bir düşüncenin ve zarif bir eda ile söylenmiş veciz bir fikrin bulunması önemsenir. Günümüzde aforizma olarak adlandırılıp önemsenen özlü, çarpıcı ve aykırı sözler rubailerdeki anlatım biçiminin asli şekli olarak görülebilir. Hayata, olaylara ve olgulara dair bir yargı ya da düşüncenin çarpıcı ve etkileyici bir şekilde söylenmesi türün ana özelliğidir.

Rubaide bir düşünce dört mısraa sığdırılır. Bunu yaparken genellikle ilk üç mısra dile getirmek istenilen düşüncenin hazırlığı, son mısra ise, bunun etkileyici bir şekilde sunumunun yapıldığı, bir tür ana fikrin verildiği mısradır. Rubailerde genellikle mahlas kullanılmaz. Ancak 17. asırda Azmi-zâde Hâletî ve Fehîm-i Kadîm; XVIII. asırda ise Erzurumlu İbrâhîm Hakkı, Süleymân Nahîfî ve Nâtıkî gibi şairlerin bazı rubailerinde mahlas kullandıkları görülür.

Rubai nazım şeklinin doğuşu ve ilk kullanılış sahası hakkında hem Doğu kökenli araştırmacılar hem de Batılı müsteşrikler tarafından günümüze kadar üç farklı teori ortaya koyulduğu görülmektedir. Söz konusu bu teorilerin ilki, rubai nazım şeklinin Türk, ikincisi Fars, üçüncüsü ise Arap kaynaklı oluşu ile ilgilidir.

Birçok Doğu bilimci, rubainin Türk menşeli olabileceği konusunda düşünceler ortaya koymuştur. Bu fikri İslâmiyet öncesi Türk edebiyatında bulunan sagu ve koşuk gibi nazım şekillerinin dörtlüklerle oluşturulmasına dayandırarak ortaya koydukları söylenebilir.

Araştırmacıların ortaya koyduğu diğer görüş ise rubai nazım şeklinin Fars şairleri tarafından bulunduğu, onlardan Araplara ve Türklere geçmiş olduğudur.

Alman İslâm Araştırmaları Profesörü Tilman Seidensticker ise çalışmalarında rubainin kaynağı olarak üçüncü teoriyi ortaya koymuştur. Yazar, söz konusu teoriyi ortaya koyarken Rûdeki’den yarım asır önce yaşamış olan Bağdatlı Arap şairi Hâlid b. Yazid el-Kâtib (ö.270/884)’in divanını kendisine mesnet olarak almış ve bu divandan elde ettiği verilerle teorisini güçlendirmeye çalışmıştır.

Söz konusu üç teorinin de kendi içinde daha kesin verilerle ispatlanmaya ihtiyacı olduğu bir gerçektir. Fuat Köprülü’nün de dediği gibi, bu konuda elimizde tam ve kesin bir bilgi olmadıkça kesin bir yargıda bulunmak yanlıştır. İslâmiyet öncesi Türk edebiyatında sagu ve koşuk; daha sonraki dönemlerde ise mâni gibi bir takım dörtlükler bulunduğu gibi, İslâmiyet Öncesi ve daha sonraki Fars edebiyatında da İran halk şairleri tarafından dilden dile aktarılarak söylenen anonim manzumeler mahiyetinde Fehleviye / Fehleviyât adı verilen dörtlüklerin bulunduğu bilinmektedir. Aynı durum Arap edebiyatı için de söz konusudur. Arap edebiyatında da Muvaşşah, Murabba gibi ne zaman ortaya çıktığı kesin bir şekilde ifade edilemeyecek dörtlükten oluşan nazım şekilleri bulunmaktadır.

Fars kaynakları, IX. yüzyıldan XII. yüzyıla kadar yaşamış olan şairlerin rubailerinin pek çoğuna ulaşılamadığı ve bu rubailerin özellikle savaşlar sırasında muhtemelen ortadan kayboldukları üzerinde fikir beyan etmektedirler. Bu yüzden bu dönemlere ait birçok rubainin asıl müellifleri bilinememektedir. Öyle ki pek çok rubai, bazen birkaç şaire birden nispet edilmiş; bir kısmına ise yazarı belli olmayan şiir anlamına gelen Sergerdân adı verilmiştir.

Klasik edebiyatta rubailer içerik bakımından Rubâî-i Ginâyî (Lirik, aşkla ilgili rubâî), Rubâî-i Felsefî ve Rûbâî-i Ârifâne olarak üç gurupta toplanır. Lirik rubailer daha çok miladi X ila XII. asırlarda yaşayan şairler tarafından yazılmıştır. Bunlar arasında en meşhur olanları Rûdekî (ö. 329/941); Ferruhîyi Sistânî (ö. 429/1037); Unsurî (ö. 431/1040) ve Mehsetî-i Gencevî (12.yy)’dir. Felsefi rubai şiir tarzının en meşhur temsilcisi ise Ömer Hayyâm’dır. Ömer Hayyâm’ın felsefî rubaileri, kolay söylenmiş gibi görünüp, derin manalar taşıyan şiirlerdir. Hayyâm’dan önce bu tarz rubailerin ilk olarak İbn-i Sînâ (ö.428-29/1037) tarafından yazıldığı, Hayyâm’ın ise bu tarzı ileri seviyeye taşıdığı söylenebilir. Arifane rubai olarak tabir edilen ve okuyucuyu düşündürmeye ve bilgilendirmeye yönelik nasihat içerikli rubailerin en belirgin temsilcileri ise Hâce Abdullah-ı Ensârî (ö.481/1089) ve Ferîdüddîn Attâr (ö. 618/1221)’dır.

XII. yüzyıl rubai açısından Fars edebiyatının en verimli çağı olarak bilinir. Kaynakların ittifakla üzerinde durduğu bu tespit, rubai sahasının en meşhur şairi olan Ömer Hayyâm (ö.1123/1136)’ın manzumelerini bu yüzyılda kaleme almasına bağlanabilir. Lakin Hayyâm’a nispet edilen pek çok rubainin kendisine ait olup olmadığı tartışılmış, bu rubailerin çoğunun Ömer Hayyâm ile aynı isme sahip olan meçhul birisine ait olabileceğini dile getirilmiştir. Nitekim Hayyâm’ın yaşadığı devirde kendisiyle ilgili yazılan hiçbir eserde şiir yazdığına dair herhangi bir bilgiye yer verilmemiştir.  

Klasik Türk şiiri sahasında rubai şairi olarak anılan bir isim yoktur ve şairlerin rubaileri, divanlardan, rubai mecmualarından, mesnevîlerden, münşeatlardan ve diğer menşur eserlerden izlenebilmektedir. Klasik Türk şiirinde şairlerin rubaileri sadece bir nazım şekli olarak değil, eserlere farklı bir soluk vermek adına bir süsleme aracı olarak da kullandıklarına şahit olunmaktadır. Klasik edebiyatta, divan tertibinde rubailer, genellikle divanların sonlarında müfretlerden önce yer alır ve kâfiye sırasına göre düzenlenirdi. Muhtelif yüzyıllardaki divanlarda rubaiyyat ve rubai başlıkları altında kaydedilen, ancak rubai vezinleriyle yazılmayan çok sayıda dörtlüğün de önemli bir yekûn tuttuğu da görülmektedir.

XIV. yüzyıl öncesinde gerek Anadolu’da gerekse Fars topraklarına yakın çevrelerde yaşayan Türk şairlerin üzerinde hâkim olan edebî dilin Farsça olması, bu dönemde kaleme alınan rubailerin de Farsça yazılmalarına sebep olmuştur. Anadolu sahasında rubai şairlerini Hayyam’dan sonra en çok Mevlana etkilemiştir. Mevlânâ rubailerini Farsça yazmış olmasına rağmen herkesi kucaklayan evrensel mesajları ortaya koyarak etkisini günümüze kadar ulaştırmıştır.

XIV. yüzyıldan itibaren Türkçe yazılmış rubailer izlenebilmektedir. Kendi adıyla anılan devletin kurucusu olmasının yanında âlim ve şair kişiliğiyle bilinen Kadı Burhaneddin, divanında yer lan 20 rubai ile Anadolu sahasında bu türün ilk seçkin örneklerini ortaya koymuştur.

XV. yüzyıl klasik Türk şiirinde rubai, bir önceki yüzyıla nispeten daha fazla divanda kendine yer bulmuş olmasına rağmen, yazılan Türkçe rubai sayısına bakıldığında şairler tarafından pek de tercih edilen bir nazım şekli olmadığı görülmektedir. Bu asırda rubainin, Anadolu sahası şairlerinden ziyade ve Çağatay sahası şairleri tarafından daha çok benimsendiği görülür. Azerbaycan sahasında Kişverî’nin, Çağatay sahasında ise Ali Şîr Nevâyî, Hüseyin Baykara ve Şiban Han’ın başarılı rubai örnekleri verdikleri söylenebilir.

XVI. yüzyıl, rubai nazım şeklinin gelişimi ve şairler arasında tercih edilmesi bakımından, bir önceki yüzyıla nazaran daha verimli bir zaman dilimi olarak karşımıza çıkmaktadır. XVI, divanlarında rubaiye çağdaşlarından daha fazla yer veren şairler olarak Cemîlî, Nâtıkî, Sehâbî, Bağdatlı Rûhî, Hüdâyî, Bursalı Lâmiî, Kelâmî ve Nev’î dikkatleri çekmektedir. Bunlara ilaveten Gelibolulu Sun‘î, Hudâyî-i Kadîm, İlmî Dede,  Vusûlî ve Livâyî de günümüze rubaileri ulaşmış şairlerdir. Bazı kaynaklarda bu yüzyıl şairlerinden olan Kara Fazlî ve Muhibbî’nin çok sayıda rubaisinin olduğu zikredilse de bu şairlerin rubailerine henüz ulaşılamamıştır. Bu yüzyılda Çağatay sahası şairlerinden Bâbür Şah, Kâmrân Mirzâ, Bayram Han ve Sânî önemli rubai şairlerdir. Azerbaycan sahasında ise Türk edebiyatının en önemli şairlerinden olan Fuzulî 75 rubai ile bu alandaki maharetini ortaya koymuştur. Yüzyılın Anadolu sahasında Şeyh İbrâhîm Gülşenî, Hazînî, Lâmiî Çelebi, Kelâmî, Derviş Paşa, Gazi Giray, Hüseynî ve Şeydâ Farsça rubailer yazan Türk şairler olarak zikredilebilir.

Klasik Türk şiirinde rubai nazım şeklinin en verimli asrı olan 17. yüzyıl, gerek rubai sayısı gerekse rubai ile ilgilenen şair sayısı bakımından diğer yüzyılları geride bırakmıştır. Türk edebiyatında rubai denince akla ilk gelen şair olan Azmi-zâde Hâletî’nin bu asırda yaşayıp yüzyılın ortalarından itibaren etrafındaki şairleri etkilemesi, bu asırda rubai nazım şeklinin zirve yapmasında çok büyük etkisi olmuştur. Bu yüzyılda Azmizâde Hâletî, Nâbî, Fasîh Ahmed Dede, Nehcî Mustafa Dede, Mesîhî-i Tebrizî, Edirneli Güftî, Behcetî, Topkapılı Feyzî, Nâzikî, Şeyh Mehmed Nazmî, Vahyî, Nesîb Dede, Fehîm-i Kadîm, Sâbir Mehmed Parsâ, Taybî/Tıybî, Bursalı Tâlib, Sa’dî Çelebi, Vişne-zâde İzzetî, Âzim, Hikmetî, Fevzî, Fâik Mahmûd, Âgâh, Sâbit ve Vecîhî, Şeyhülislâm Bahâyî ve Arşî rubai yazan şairler olarak listelenebilir. Yüzyılın Farsça rubai kaleme alan şairleri ise şunlardır: Nef‘, Cevrî, Derviş Paşa, İzzetî, Hezârî/Mustafa Münîf, Sükûnî, Şehrî, Tâlib, İlmî, Selanikli Es‘ad), Nesîb Dede ve Fevzî. Klasik Türk şiirinde rubai denince akla ilk gelen şair, adına rubai mecmuası kayıtlı şairler arasında en fazla rubai mecmuasına sahip olan şair, hiç şüphesiz Azmi-zâde Hâletî’dir. Farklı nazım ve nesir türlerinde eserler vermesine rağmen rubaileriyle tanınmıştır. Öyle ki Fars edebiyatında rubainin gerçek üstadı olan Ömer Hayyâm gibi Türk şiirinde de Azmîzâde Haleti’nin büyüklüğü hem kendi devrinde hem de daha sonraki yüzyıllarda genel bir kabul görmüştür. Hâletî’nin 615 rubaisi tespit edilmiş olsa da, rubai mecmualarında bulunanlarla birlikte bu sayının bine yaklaştığı düşünülmektedir.

XVIII. yüzyıl, rubainin zirve yaptığı 17. yüzyıldan sonra en fazla rubai kaleme alınan ikinci asırdır. Bu yüzyılda Halepli Edîb, Süleymân Nahîfî, Yahyâ Nazîm, Esrâr Dede, Seyyid Vehbî, Erzurumlu İbrâhîm Hakkı, Şeyh Gâlib, Sâkıb Dede,  Âsaf, Halîl Nûrî, Abbas Vesîm, Subhî-zâde Feyzî, İbrâhîm Hanif, Said Giray ve Kasımpaşalı Sâlik sayı olarak rubâî sahasına en fazla katkı yapan şairlerdir. Bu yüzyılda kaleme alınan Türkçe rubailer incelendiğinde bu rubailerin bir önceki yüzyıla da hâkim olan Sebk-i Hindî ve Hikemî şiir anlayışının etkisinde olduğu görülür.

XIX. yüzyılda Klasik Türk şiiri, özellikle asrın ilk yarısında, geçen asrın bir devamı görünümünde olmasının yanı sıra şiire yeni bir nefes ve soluk kazandıran Şeyh Gâlib’den sonra klasik edebiyatın adeta beslendiği kaynaklar kurumuş, neredeyse söylenebilecek sözler bitmiş, orijinalliğini kaybetmiş; şairler, eski ustaları tekrarlamaktan ileriye gidememiş, orijinallik gösterme hevesiyle yapmacıklık, yavanlık ve bayağılığa düşülmüştür. Hatta Tanzimat’la birlikte Fransız edebiyatının tesirinde oluşmaya başlayan yeni edebiyatın karşısında gittikçe gücünü kaybeden eski edebiyat, kendi geleceği içerisinde daha değerini koruyamaz hale gelmiştir. Daha önceki yüzyıllara göre gerek sayı gerekse nitelik bakımından bu yüzyıl rubailerinde gözle görülür bir gerileme oldu. Batı kaynaklı, Tanzimat Döneminde hâkim sosyal düşünceler olan hak, adâlet, vatan, hürriyet ve milliyet gibi konulara yönelik eğilimlerdir. Bu gibi yeni eğilimlerin rubaideki öncüsü, Âsaf mahlaslı Mahmud Celâleddin Paşa’dır. Yüzyılın rubai yazan şairlerinin kayda değer bir başka özelliği de İran rubai şairi Ömer Hayyâm’a özel bir ilgi duymaları ve en azından bir veya birkaç rubai örneğini bu minvalde dile getirmeleridir. Dönemin rubai şairlerinin önde gelenleri şunlardır: Âsâf mahlasını kullanan Mahmud Celâleddin Paşa, Osman Nevres, Mûsâ Kâzım Paşa, Yenişehirli Avnî, Nâfi‘, Şânîzâde Atâullah, Şâkir Mehmed Efendi, Senîh-i Mevlevî, Çuhadar-zâde Şâkir, Mütevellizâde Ömer İhyâ, Şeref Hanım, Enderunlu Halîm, Nûrî, Trabzonlu Emîn Hilmî ve Îsâ-zâde Sa’dî.

Osmanlı edebiyatıyla ilgilenen hemen tüm tarihçilerin birleştiği fikir, divan edebiyatının Tanzimat edebiyatıyla birlikte sona erdiği, yerini yeni bir edebiyat olan Tanzimat Edebiyatı’na bıraktığıdır. Ancak rubai nazım şekli için aynı şeyleri söylemek mümkün değildir. Zîrâ bu dönem ve sonrasında bile rubainin klasik çizgisini takip ederek manzume yazan şairlerimiz ortaya çıkmıştır. 19. yüzyılın son çeyreği ile 20. yüzyılın ilk yarısında yaşamış olan Hüseyin Vassâf, Sû‘ûdu’l-Mevlevî, Tâhirü’l-Mevlevî ve Muallim Nâcî gibi şairler, rubailerini klasik rubai şekline uygun bir şekilde kaleme alarak geleneğe sadık kalmışlardır.

Cumhuriyet Dönemi şairleri, Tanzimat, II. Abdülhamit ve Meşrutiyet Dönemi şairlerine nispeten rubaiye daha fazla önem vermişlerdir. Cumhuriyet Döneminde daha önceki dönemlere nazaran daha çok rubai yazılmasının sebepleri olarak, bu nazım şeklinin piri olarak kabul edilen İranlı şair Ömer Hayyâm’ın rubailerinin Batı’da ve bizde pek çok kez çevirisinin yapılması, Mevlânâ’nın rubailerinin Türkçeye aktarılması ve Yahyâ Kemal’in rubai türüne ilgi duyması gösterilebilir. Üzerlerinde Hayyâm’ın etkisinin daha yoğun hissedildiği Cumhuriyet Dönemi şairleri, rubaiyi icra etmede iki farklı tutum sergilemişlerdir. Birinci tavır rubaiyi klasik kurallara uyarak rubai geleneğini ihya etme çabasını ortaya koyarken ikinci tavır, serbest veya hece vezninde de rubai yazmayı denemeyi tercih eder. Hamâmî-zâde İhsân, Fuat Köprülü, Muhyiddin Raif Yengin, Yahyâ Kemal, Arif Nihat Asya, Tahsin Bangıoğlu, Fuad Bayramoğlu, Rıfkı Melûl Meriç, Cemal Yeşil, Talat Sait Halman, Bekir Sıtkı Erdoğan, Yılmaz Karakoyunlu ve Beşir Ayvazoğlu gibi şairler klasik tavrı benimserken Nazım Hikmet, Faruk Nafiz Çamlıbel, Turgut Uyar, Metin Altıok, Can Yücel, Attila İlhan, Vedat Varol, Bedri Gürsoy, Recep Bulut, Feyyaz Sağlam, Yasin Hatipoğlu, Hüsrev Hatemi, Hilmi Yavuz, Yaşar Bedri, H. Cengiz Alpay, Talat Gönensay, Arif Damar, Ataol Behramoğlu, Tacettin Şimşek, Feyzi Halıcı, Mikail Bayram, Mehmet Fatin Baki ve Ahmet Hayyat gibi şairler geleneğin sınırlarını zorlamış serbest yahut hece vezinli metinler üretmişlerdir.

Doğu’nun hikmetinin dile getirildiği rubai, aşk, sevgili ve şarap yanında Tanrı, evren, hayat, varlık, yokluk, boşluk, hiçlik, ömrün geçiciliği gibi temel varoluşsal insani ve felsefi problemleri sorgulayan, bu sorgulamayı yaparken de akıl-gönül dengesini kurmaya çalışan edebî bir söylem geliştirir. Rubai şairi, bu felsefi dünya algısını taşıyan derin bir düşünceyi dört dize içirişinde ifade etmeye çalışır. Kimi zaman geliştirdiği dünya algısı ve şiirsel söylem dinî inancın, genel kabullerin, toplum normlarının dışına düşse de insan üzerinde derin etki yaratma gücüne sahiptir. Ona bu gücü veren felsefi düşünce veya aykırı bir dünya algısının dile getirilmesinin yanında, çapraşık ve güç bir felsefi düşüncenin dört dize içerisinde ustalıkla bir edebî söyleme kavuşturulmasıdır. Rubai şairi, “büyük bir ustalık göstererek uzun uzun anlatılabilecek, derin anlamlı, hikmetli, düşündürücü, ders ve öğüt verici, felsefî, hikemî ve ahlâkî düşünceleri dört mısra içine sığdırmaya çalışır. Bu bağlamda Rubaiyi düşünce şiiri içinde konumlandırmak doğru olacaktır. Zaten bizim geleneğimizde düşünsel etkinlik, ağırlıklı olarak, şiirle gerçekleşmiştir. Rubai şairlerinde varlığı anlamlandırmaya, dünya gurbetini tanımlamaya çabalayan bir düşünür edasını görmek mümkündür.

Klasik edebiyatta aşk şiirleri için gazel şekli kullanılır. Rubai ise ya felsefeye dair bir düşünceyi yahut da herhangi bir üstü örtülü manayı anlatmak için kullanılır. Rubailer, her ne kadar yer yer aşk temi etrafında lirik bir duyguya bağlı görünüşler sergileyen yapıda varlık kazansa da daha çok bir düşünce etrafında şekillenir ve derin yapısında felsefi bir düşünceyi barındırır. Lakin rubailerdeki düşünce lirizmden mahrum değildir. Rubaide ilk iki dize düşünceyi ortaya koyar. Kafiyesiz söylenen üçüncü dize bir tür salıntıdır, konudan uzaklaşmadır. Son dizeyi hazırlar. Son dize söylenecek düşünceyi açıkça bir yargıya bağlar. Usta rubai şairi, duygu ya da düşüncenin bir yargıya bağlandığı son dizeyi zekice ve ince bir söyleyişin içinden geçirerek okuyucu üzerinde derin etki yaratmasını sağlayacak söyleme kavuşturmasını bilendir. Rubai, gücünü ifade edilen duygu veya düşüncenin söyleniş biçimindeki espriden/incelikten alır. Doğu edebiyat geleneğinin hikemi tarafının uç verdiği yapılardan birinin rubai olduğu söylenebilir. Doğu medeniyeti hikemi söyleme yatkın yapı gösterir.

Modern Türk şiirinin öne çıkan rubai şairlerinden biri Yahya Kemal’dir. Onun gerek Ömer Hayyam’dan Türkçeye aktardığı rubailerde gerekse kendi yazdığı rubailerde dikkate değer bir felsefi katmanla karşılaşılır. Türk edebiyatının öne çıkan rubai şairlerinden olan ve her konuyu rubaiye sokan Arif Nihat Asya’da da felsefi dünya algısının önemli yer tuttuğu görülür. Yeni temalarla klasik rubainin çerçevesini genişleten şair, bir düşünceyi, nükteyi yahut ayrıntıda kalan duyarlılığı rubainin dünyasına taşır.

Rubailer çok zengin bir mana ve muhteva örgüsüne sahiptir. Aşk, hâtıra, yalnızlık, talihten şikâyet, hiciv gibi ferdî; Allah, tasavvuf, rintlik, ölüm gibi dinî ve metafizik; adalet, zulüm, barış gibi toplumsal yahut siyasî, millî, tarihî, felsefî, ahlâkî vb. pek çok konu rubaide dile getirilebilir. Bununla birlikte rubai oldukça zor söylenen bir şiir biçimidir. Çünkü ele alınan konunun kısa, özlü ve çarpıcı biçimde ifadesi gerekir. Bu sebeple pek çok divan şairi rubai yazmazken rubai şairi olarak anılanlar da bununla övünmüştür. Rubai söylemenin zorluğu çok düşünceyi az söze sığdırmak zorluğu kadar hatasız vezin uygulaması açısından da erbabına malumdur.

Bilinen ilk Türk kadın şair olması dolayısıyla dikkate değer bir şahsiyet olan Mehsetî-i Gencevî, Gence’de dünyaya gelmiştir. Fars topraklarında yaşaması dolayısıyla hakkında bilinen bilgiler, daha çok Fars kaynaklarından edinilmektedir. Selçuklu hükümdarı Sultan Sencer döneminin (1118-1153) en önemli şairlerinden birisi olarak kabul edilir. XI. yüzyılın sonu ile XII. yüzyılın ilk yarısında Fars topraklarında yaşamış olması ve rubailerini de dönemin edebî dili olan Farsça ile yazması nedeniyle, İran kaynakları tarafından Fars edebiyatına dâhil edilmiştir. Kaynaklarda Mehsetî Hanım’ın hem Farsça hem de Azerbaycan Türkçesiyle şiir yazarak ün kazanmış olduğu söylense de Türkçe şiirleri günümüze ulaşmamıştır. Kendisini Ön Asya’da büyük bir şöhret kavuşturmuş olan bu rubailerin el yazma nüshalarının büyük bir kısmı, günümüze kadar ulaşamadığı gibi Mehsetî’ye ait olan Farsça rubailerden de çok az bir kısmı günümüze kalmıştır. 12. yüzyılın en önemli şairleri olan Hakânî ve Nizâmî ile aynı seviyede anılan Mehsetî Hanım, daha genç yaştayken Gence hükümdarının tanıdığı şairler arasına girmiştir. Hiç kimseden çekinmeden söylediği manzumelerle adından söz ettiren Mehsetî Hanım, özellikle kadına yapılan haksızlıklara başkaldırmasıyla kendinden sonra gelecek olan kadın şairlere ilham kaynağı olmuştur. Fars kaynaklarda, kadın şair olmasına rağmen müstehcen rubailere de sahip olduğu; aşkın yanı sıra elem, şüphe gibi çeşitli konularda yazdığı rubailerle dönemin diğer rubai şairlerini aratmadığı zikredilmektedir. Azerbaycanlı araştırmacı yazar Memmedağa Sultânov tarafından Azerbaycan Türkçesine çevrilen rubaisi şöyledir:

Sene dem vururam gül dodağımdan

Qara zülflerimden şux yanağımdan

Mest, ayıq ya xumar reqs éleyirem

Çeng çalıram senin qarşında her an  (Sana gül dudağımdan, kara zülüflerimden, şuh yanaklarımdan bahsederek her an senin karşında, sarhoş, kendinden geçmiş veya ayık bir şekilde çeng çalarak raks ediyorum.)

Tags from the story
, , , , ,
İçerik Sahibi
Diğer İçerikleri: Talat Ülker

Vakitsiz Veda

Şiir: Vakitsiz Veda Şair: Talat Ülker Seslendirme: Deniz...
Devamını gör

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir