İstiklalin ve İstikbalin Şairi

İstiklalin ve istikbalin Şairi

Genellikle düzenli ritimle, uygun adım yürüyüşler için yazılan marşlar ulus devletin oluşmaya başladığı ve düzenli orduların kurulduğu 19. yüzyılın ilk yarısından itibaren yaygınlaşmışlardır. Bir ülkenin milli marşı, bir şiirin bestelenmesi ya da önceden belli olan bir besteye söz yazılması ile oluşturulur. Kahramanlık duygularını harekete geçirmek için kullanılan milli marşlar, ülkelerin dönüm noktası olarak kabul edilen zor dönemlerinde yazılırlar. Bir ülkenin milli marşın değişmesi o ülkenin yıkılıp yeniden kurulması ya da çok büyük siyasi değişikliklerin oluştuğuna işaret eder. Bu bilinçte olan İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy kendisi yöneltilen bir soruya “Allah bu millete yeniden milli marş yazdırmasın” diyerek cevap vermiştir.

Klasik dönemde milli marş ihtiyacı Mehter takımıyla karşılanmıştır. Sultan II. Mahmut tarafından Yeniçeri Ocağı’yla birlikte Mehter Teşkilatı’nın da kaldırılmasıyla Mehter, yeni Muzika-yı Hümayun’a bırakmıştır. Bu dönemden itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nda padişahlar için bestelenen melodik daha çok salon marşı olarak tanımlanabilecek sözsüz marşlar bir nev’i milli marş olarak kullanılmıştır.

İstiklal Marşı’nın yazılmasından bir sene evvel, 1920 yılında, Osmanlı imparatorluğu topraklarının büyük bölümü işgal altındaydı. Çanakkale Zaferi’ne rağmen, Birinci Dünya Savaşı’nı kaybedenlerden olan İstanbul Hükümeti, Mondros Antlaşması hükümleri gereğince orduyu terhis etmişti. Anadolu’ya geçen ordu mensupları ve gönüllülerden oluşan birlikler, İzmir, Aydın, Balıkesir, Bursa ve Doğu Trakya çevresinde Yunanlılarla; Muğla, Antalya, Burdur çevresinde İtalyanlarla; Çukurova ve Güneydoğu’daki illerde Fransızlarla, Kars-Ardahan civarında Ermeni çetelerle mücadele etmekteydi.

Mondros Mütarekesi ile başlayan, İzmir ve İstanbul’un işgali ile devam eden acılı süreçte oldukça zor şartlar altında, 23 Nisan 1920 tarihinde kurulan Büyük Millet Meclisi, bir yandan cephelerde kurtuluş mücadelesi verirken, diğer yandan da Milli Mücadele’ye engel olmaya çalışanlarla mücadele etmekteydi. Bu maksatla Büyük Millet Meclisi’nde, kurulan İrşat Heyeti ve Matbuat ve İstihbarat Müdüriyeti Umumiyesi, yanlış bilgilerle isyan ettirilen halkı irşat etmek, ordunun moralini yükseltmek ve Milli Mücadele’nin haklılığını yurt içinde ve yurt dışında türlü faaliyetlerle duyurmak için çalışıyordu. Bu heyet, halkı ve orduyu bilgilendirmek ve moral vermek maksadıyla gazete ve dergi basıyor, matbuatı askerlere ve halka dağıtıyordu. Heyetin yürüttüğü bu faaliyetlerin yanında, İstiklal Marşı’nın yazılması ve bestelenmesi de orduya ve halka manevi güç verecek bir unsur olarak düşünülmüştü. Tüm bu gereksinimler değerlendirilerek Milli Marşın yazılması için, Büyük Millet Meclisi’nce bir yarışma açıldı ve 25 Ekim 1920 tarihli Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde ilan edildi.

Ancak, Maarif Bakanlığı’na yarışmaya için gönderilen eserler arasından İstiklal Marşı olacak değerde bir eser seçilemez. Maarif Bakanı Hamdullah Suphi, ünlü şair ve Büyük Millet Meclisi’nde Burdur Milletvekili olan Mehmet Akif’in neden yarışmaya katılmadığını soruşturur. Şairin Milli Marş için yarışmaya ödül koyulması nedeniyle katılmadığını öğrenir. Bakan, Mehmet Akif’e yazdığı bir mektupta şairin yarışmaya katılmasını ister:

“Pek aziz muhterem efendim, İstiklal Marşı için açılan müsabakaya iştirak buyurmamalarındaki sebebin izalesi için pek çok tedbirler vardır. Zat-ı üstadenelerinin matlup şiiri vücuda getirmeleri, maksadın husulü için son çare olarak kalmıştır. Asil endişenizin icap ettirdiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir telkin ve tehyiç vasıtasından mahrum bırakmamanızı rica ve bu vesile ile en derin hürmet ve muhabbetimi arz ve tekrar eylerim efendim. 5 Şubat 1337(1921) Umur-u Maarif Vekili Hamdullah Suphi”

Maarif Bakanı Hamdullah Suphi’nin ve Büyük Millet Meclisi’ndeki pek çok milletvekilinin İstiklal Marşı’nın yazılması için şair Mehmet Akif’e olan teveccühü, şairin o zamana kadar ki hayatının ve eserlerinin anlatılmasını gerektirmektedir:

Mehmet Akif, 1873 yılında İstanbul Fatih Medresesi’nde öğretmen Tahir Efendi ile Emine Şerif Hanım’ın oğlu olarak dünyaya gelir. Muhafazakâr bir semtte temiz bir ailenin çocuğu olarak yetişen Akif’in, ailesi ve ilk çevresinden aldığı terbiye, onun eğitim hayatı ile tamamlanmış, şairin hayatı boyunca İslam’ın, ülkesinin ve insanlığın iyiliği için çalışan biri olmasını sağlamıştır. Derin bir entelektüel merakı ve birikimi olan Mehmet Akif, Doğu ve Batı edebiyatını, aynı zamanda okumuştur. Türkçeye olan hâkimiyetinin yanında, Arapçayı, Farsçayı ve Fransızcayı ana dili kadar iyi bilmesi Akif’i fikri ve edebi yönden zengin, realist bir aydın haline getirmiştir. Daha ortaokul döneminde şiire merak salar ve bazı manzumeler yazar. 1893 yılında Halkalı Baytar Mektebini birincilikle bitirir. Mezuniyetinin ardından memuriyet hayatına başlar ve Anadolu, Rumeli ve Şam bölgelerinde görev yapar.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerindeki toprak kayıpları ve yüzyıllardır bu topraklarda yaşayan Türklerin sömürgeci güçler tarafından vatanlarından kopartılışı şairi derinden sarsmaktaydı. Bir dava adamı olan Akif, kurtuluşu İslam birliğinde görüyordu. Şair özellikle Osmanlı İmparatorluğu içindeki Müslüman toplulukların ayrılıkçı hareketlerini eleştiriyordu. Ona göre, İslam ümmeti sömürgeci devletlere karşı birlik içinde hareket etmeliydi. Akif de 1908 yılında, Meşrutiyet’in ilanının ardından İttihat ve Terakki Partisi’ne katılır. Akif, Partinin halkı eğitim ve irşat faaliyetlerinde görev almaya başlar.

Meşrutiyet’in ilanından sonra, Mehmet Akif dava ve sanat adamı olarak önemli bir rol oynamıştır. İstibdat Dönemi’nde yazıp da yayınlayamadığı şiirlerini, Meşrutiyetin ilanından bir ay sonra yayın hayatına başlayan ve sonradan Sebilürreşad adını alan Sırat-ı Müstakim dergisinde yayınlamaya başlar.

Ünlü kitabı Safahat’ı 1911’de, ikinci kitabı Süleymaniye Kürsüsünde’yi 1912’de üçüncü kitabı Hakkın Sesleri ve dördüncü kitabı Fatih Kürsüsü’ndeyi 1913’te, beşinci kitabı Hatıralar’ı 1917 yılında yayınlamıştı. Mehmet Akif, eserlerinde Osmanlı İmparatorluğu’nun kaybettiği topraklar için milleti uyanmaya, düşmanların saldırıları karşısında birleşmeye çağırmış, sanatını bir anlamda toplumun emrine vermişti.

Ülkede zor zamanlar yaşanmaktaydı. Balkan Savaşlarının kaybedilmesi ve 550 yıldır Türk Yurdu olan Rumeli’nin elden çıkması millet üzerinde derin bir iz bırakmıştı. Bu hal, derin bir teessür yaşayan Mehmet Akif’in de yazılarına yansımıştı. Mehmet Akif, üzüntüyü gidermek, halkı birliğe davet etmek ve orduya manevi destek vermek gibi konularda Beyazıt (2 Şubat 1913), Fatih (7 Şubat 1913), ve Süleymaniye (14 Şubat 1913) Camilerinde vaazlar verir, halka hitap eder. Fatih Camii’ndeki vaazında şöyle seslenir:

“Dökülen kanlar, yakılan canlar, pay-ı mal edilen ırzlar, ayaklar altına alınan namuslar, düşman ayağı ile çiğnenen yurtlar, sefaletlerin en müthişi içinde ölümü bekleyen dullar, yetimler, kadınlar o kadar çok, o kadar çok ki binde birini düşünecek biri için çıldırmamak kabil değil.”

Eşref Kuşçubaşı ve arkadaşları tarafından kurulan Teşkilat-ı Mahsusa, 1914 yılında Enver Paşa tarafından Harbiye Nezaretine bağlanmıştı. Mehmet Akif de pek çok vatansever gibi Teşkilat-ı Mahsusa’da görev alır. Teşkilat tarafından, İngiliz ve Fransızların sömürgelerinden topladıkları Müslüman askerlerine yaptıkları propagandaya karşı propaganda yapmak üzere, 1914 yılında Berlin’e gönderilir. Berlin görevinden dönüşte verilen başka bir görevle Arabistan’a gider.

Mehmet Akif ve Teşkilat-ı Mahsusa ekibi Arabistan yolunda iken mola verdikleri el Muazzam adlı İstasyon’da, aylardır hasretle beklenilen Çanakkale zaferinin haberini alırlar. Hakikatte, Mehmet Akif’in Çanakkale için ağlamadığı gün yoktur. Aynı gece, şair, el Muazzam İstasyonu’nda aldığı bu muazzam zafer haberini yeni nesillere aktarmadan canını almaması için Allah’a yalvarır. Mehmet Akif’in hissiyatını yol ve görev arkadaşı Eşref Kuşçubaşı şöyle ifade eder:

“Duası hıçkırıklarla kesiliyordu. Onu teskin etmek mümkün değildi zaten müdahale etmek de istemiyorduk. Bu bir ilham manzarası idi ve ben onu görebilmiş mutlu bir fani idim.”

Mehmet Akif, bu zafer karşısında bir abide niteliğinde olan şiiri Çanakkale Şehitlerine’yi yazmıştı. Şiirinde

“Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın.” diyerek halka, Mehmetçiğin büyüklüğünü ve zaferin önemini anlatmıştı.

Mehmet Akif, görev dönüşünde Şeyhülislamlığa bağlı, İslami İlimler Akademisi olarak kabul edilen Dar’ül Hikmet’il İslamiye Dairesi’nin başkâtipliği görevine atanır. 1920 yılında Kuva-yı Milliye’nin Ege Bölgesindeki merkezlerini ziyaret eder. Balıkesir’de şehrin en büyük camisi olan Zağanos Camii’nde, halka, etkili bir konuşma yapar. Bu konuşmanın İstanbul’da yankılanan etkisi üzerine Akif, Damat Ferit Paşa tarafından Dar’ül Hikmet’il İslamiye Dairesi üyeliğinden ve oradaki görevinden uzaklaştırılır; memuriyetten azledilir.

Anadolu’ya geçmeye karar veren Mehmet Akif’e, o günlerde Mustafa Kemal Paşa’dan, davet gelir. Davette Akif’ten Sebilürreşad Dergisi’ni Ankara’da yayınlaması istenir. Mehmet Akif de zorlu bir yolculuğun ardından 24 Nisan 1920 tarihinde Ankara’ya ulaşır. Mehmet Akif’in Ankara’ya gelişi, pek çok kişi tarafından sevinçle karşılanmış, Hâkimiyet-i Milliye, Açıksöz gibi gazetelerde haber olarak verilmiştir. Ankara’ya gelişinin ardından, Mustafa Kemal Paşa’nın isteği ile 5 Haziran 1920 tarihinde Burdur milletvekili seçilir. Görev bilinci ile halkı aydınlatmak için vaazlar vermeye başlayan Mehmet Akif, Kuva-yı Milliye Hareketi’nin Anadolu’da tutunmasında, İstanbul Hükümeti’nin isteği üzerine işgalci kuvvetler lehine verilen fetvaların olumsuz tesirlerinin giderilmesinde çok önemli bir rol oynamıştır.

Balkan Savaşı esnasında kurulan Milli Müdafaa Heyeti’nin İrşat Heyeti’nde görev alan; yine Birinci Dünya Savaşı esnasında Teşkilat-ı Mahsusa’nın görevlisi olarak benzer faaliyetlerde bulunan Mehmet Akif’e, Encümen-i İrşat ve Heyet-i Nasiha‘da görev verilir. İrşat Heyeti üyeleri, halkın ve askerlerin maneviyatını güçlendirecek bir milli marşın yazılması öngörünce Eğitim Bakanlığı da İstiklal Marşı’nın yazılması için konuşmanın başında zikredildiği gibi bir yarışma açar ve Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde ilan edilir. stiklal Marşı için yarışmanın açıldığı günlerde Mehmet Akif görevli olarak Kastamonu’da çalışmaktadır. İstiklal Marşı için bir yarışma ve ödül olması fikrinden hoşlanmayan şair, müsabakaya katılmaz. Hasan Basri Bey -yine konuşmanın başında zikredilen- davet mektubunu 5 Şubat 1921’de Mehmet Akif’e iletir. Hasan Basri Bey, yarışma koşullarının şairin istediği gibi düzenleneceğini, ikramiyeyi ise bir hayır kurumuna vereceklerini söyleyince Mehmet Akif İstiklal Marşı’nı yazmaya ikna olur.

Mehmet Akif Ankara’ya vasıl olduktan sonra Tacettin Dergâhı’nda ikamet etmiş, şiirlerini, yazılarını bu güzel mekânda yazmıştır. Ancak Dergâh sadece bir ikametgâh değildir. Mehmet Akif ve onu ziyaret edenler için edebi, fikri, tasavvufi, kültürel ve sanatsal sohbetlerin yapıldığı, cephelerdeki durumdan halkın bilgi almak için koştuğu bir mekândır. Akif İstiklal Marşı’nı da bu mekânda yazmıştır. İstiklal Marşını yazarken adeta dünya ile ilişkisini kesen şairin halini kendisi gibi Tacettin Dergâhı’nda ikamet eden Konya milletvekili Hafız Bekir Efendi şöyle anlatır:

“Üstat bir gece birden uyanır. Kağıt arar; bulamayınca kalemiyle yattığı yer yatağının yanındaki duvara marşın ‘Ben ezelden beridir hür yaşadım hür yaşarım..’ mısrası ile başlayan kıtasını yazar. Ben sabah namazına kalktığımda üstadı çakısıyla duvardaki yazısını kazırken gördüm.”

Herkesin sabırsızlıkla beklediği şiir on gün içerisinde tamamlanır ve 17 Şubat 1921 tarihinde Sebilürreşad Dergisinin ilk sayfasında Kahraman Ordumuza ithaf edilerek yayınlanır. Şiiri 21 Şubat 1921 tarihinde Açıksöz Gazetesi de neşreder. 26 Şubat 1921 tarihinde ise İstiklal Marşı konusu Meclis görüşmelerine taşınır; görüşmelerde şiirin basılarak milletvekillerine dağıtılması kararlaştırılır.

1 Mart 1921 günü başkanlığını Mustafa Kemal Paşa’nın yaptığı Meclis görüşmelerinde İstiklal Marşı tafsilatlı olarak tartışılır. Verilen teklifin oylama ile kabulü üzerine, Hamdullah Suphi Bey İstiklal Marşı’nı okumak üzere kürsüye çıkar: Mehmet Akif’ten şiiri yazmasını kendisinin istediğini, şairin ikramiye nedeniyle yarışmaya katılmayı uygun görmediğini, ancak görüşmeler neticesinde Mehmet Akif’i ikna ettiklerini, elemelerden kalan son altı şiirle birlikte Mehmet Akif’in şiirini Meclis’in seçimine sunduklarını söyler. Ardından, İstiklal Marşı’nı kürsüden okur.

12 Mart 1921 tarihinde Ekseriyet oyla Mehmet Akif’in şiirinin kabul edilmesinin ardından, Kırşehir vekili Müfit Efendi, Hamdullah Suphi Bey’in İstiklal Marşı’nı kürsüden tekrar okumasını teklif ederken, Konya vekili Refik Bey ise milletin ruhuna tercüman olan bu marşın ayakta okunmasını teklif etmişti. Meclis başkanı ise cevabında şöyle demiştir:

“Müsaade buyurunuz efendim. Heyeti muhtereme bu marşı kabul ettiğinden tabii resmi İstiklal Marşı olarak tanınmıştır. Binaenaleyh, ayakta dinlememiz icap eder. Buyurunuz efendiler.”

Marşı en ön sıra ayakta, alkışlayarak dinleyenlerden biri de Cumhuriyetin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Paşa’dır. Marşın kabulünden sonra, İstiklal Marşı’nın önemini şu sözlerle anlatır:

“Bu marş, bizim inkılâbımızın ruhunu anlatır… İstiklal Marşı’nda davamızı anlatması bakımından büyük manası olan mısralar vardır. En beğendiğim yeri şu mısralardır: ‘Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet, hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklal.’ Benim bu milletten asla unutmamasını istediğim mısralar işte bunlardır… Bu demektir ki efendiler Türk’ün hürriyetine dokunulamaz!”

Büyük Taaruz’un zaferle kazanılmasından sonra, Mehmet Akif de kendisinden Mustafa Kemal Paşa hakkında bilgi isteyen Hakkı Tarık (Us) Bey’e “Ben yemin etmem; fakat işte yemin ediyorum. Milli Mücadele’de onun yanında bulundum; yakından tanıdım. Vallahil’azim, eğer Mustafa Kemal Paşa olmasaydı bu zafer kazanılmazdı” diyerek Atatürk hakkındaki görüşlerini bildirmiştir.

12 Mart 1921 tarihinde Büyük Millet Meclisi tarafından İstiklal Marşı olarak kabul edilen Mehmet Akif’in şiiri, haber olarak, gazete ve dergilerde geniş yer bulmuştur. İkamet etmekte olduğu Tacettin Dergâhı’nda Mehmet Akif’i ziyaret eden arkadaşları ve pek çok mebus samimi bir törenle şairi kutlamışlardır. Mehmet Akif, kazandığı 500 liralık ödülü yoksul kadın ve çocuklara iş öğreten Darülmesai’ye bağışlar. 17 Mart 1921 tarihli Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde bu durum şöyle ifade edilmiştir:

“Teberru: Burdur mebusu, şairi muhterem Mehmet Akif Beyefendi’nin Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen İstiklal Marşı için mahsus beş yüz lira mükâfatı nakdîyeyi, müşarünileyh fakir İslam kadın ve çocuklarına iş öğreterek sefaletlerine nihayet vermek emeliyle teşekkül eden Darülmesai menfaatine hediye eylemiştir.”

Kabulünün ardından, İstiklal Marşı, İngilizce, Almanca, Fransızca, Macarca ve Farsça’ya çevrilerek, yurtiçinde ve yurtdışında dağıtılmış; mitinglerde, törenlerde halkın manevi ve milli duygularını güçlendirmek maksadı ile okunmaya başlamıştı. Orduya ve halka büyük moral olan İstiklal Marşı, yurtdışındaki elçiliklerde de törenlerle kutlanmış, elçilik mensuplarınca, sevinç gözyaşları içerisinde ayakta dinlenmiştir.

Milli Mücadele’nin sürdüğü zor ve çalkantılı dönemlerde İstiklal Marşı’nın bestelenmesi gecikir. İstiklal Marşı 1924’ten 1930’a kadar Ali Rıfat Çağatay’ın bestesi ile çalınmıştır. Ancak 1930’da yeni bir emirle, o tarihte Cumhurbaşkanlığı Orkestrası şefi olan Osman Zeki Bey’in bestesi İstiklal Marşı’nın resmi bestesi olarak kabul edilir. Toplamda dokuz dörtlük ve bir beşlikten oluşan marşın armonisini Edgar Manas, bando düzenlemesini ise İhsan Servet Künçer yapmıştır. İstiklal Marşı’nın sadece ilk iki dörtlüğü bestelenmiştir ve icra edilmektedir.

Tarihte eşine ender rastlanabilecek olaylara şahit olan, adeta bir milli kahramanlık destanının yazıldığı dönemde görev yapan Birinci Meclis, misyonunu ve faaliyetlerini 16 Nisan 1923 tarihinde tamamlar. Yeniden yapılacak olan seçimlere, İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif katılmayı hiç düşünmez. Ailesi ve Sebilürreşad Dergisi ekibi ile birlikte İstanbul’a geri döner. Mehmet Akif 1923 yılında, Abbas Halim Paşa’nın daveti üzerine gittiği Mısır’a 1926 yılında ailesi ile birlikte yerleşir. Mısır’da da hastalıklar, maddi sıkıntılar büyük şairin yakasını bırakmaz. Buna rağmen, Mısır Üniversitesi’nde Türk Dili eğitimi verir. Mısır’da kaldığı sürede “Firavunla Yüzyüze” adlı şiirini yazar, Safahat’ın son kitabı olan Gölgeler’i yayınlar. Mehmet Akif, Türk milletine mal ettiği İstiklal Marşı’nı ünlü eseri Safahat’a dahi dâhil etmemiştir.

Mehmet Akif 1935 yılında hastalanır. Gurbette yaşadığı sürece, çok sevdiği vatanının hasretini çeken şair, memleketinde ölmek istediğinden 1936 yılında İstanbul’a geri döner. Hasta yatağında kendisini ziyaret eden, İstiklal Marşı ile ilgili sorular soran arkadaşlarına şöyle der:

“İstiklal Marşı… O günler ne samimi, ne heyecanlı günlerdi. O şiir, milletin o günkü heyecanının ifadesidir. Bin bir fecayi karşısında bunalan ruhların, ıstıraplar içinde halas dakikaları beklediği bir zamanda yazılan o marş, o günlerin kıymetli bir hatırasıdır. O şiir bir daha yazılamaz. Onu kimse yazamaz. Onu ben de yazamam. Onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lazım. O şiir artık benim değildir. O milletin malıdır. Benim millete karşı en kıymetli hediyem budur.”

İstiklal Marşı’nı milletine hediye eden büyük şair 29 Aralık 1936 tarihinde vefat eder. Tabutu Türk Bayrağına sarılır. Hayatı boyunca taşıdığı asaletine, tevazuuna uygun, gösterişten ve şatafattan uzak bir merasimle Edirnekapı Mezarlığı’na defnedilir.

Tags from the story
, , , , ,
İçerik Sahibi
Diğer İçerikleri: Talat Ülker

A Gülüm

a gülüm,  düş artığı şafaklarda  dağlara savrulur külüm....
Devamını gör

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir