Milli Romantizmin Destan Burcunda Bir Alperen: Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu

Milli Romantizmin Destan Burcunda Bir Alperen:

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu

Büyük sanatkârlar, toplumların en müreffeh yahut en bunalımlı zamanlarında yetişirler. Bunalım dönemleri, halin olumsuzluklarından kaçışlarla başlayan arayışlarıyla, ya yolculuğunu kendi iç dünyasının yalnızlıklarında sürdürerek eserini kurgulayan ya da mazinin destansı anlatılarından beslenerek toplumsal bir dirilişi hazırlayan ustaların yetişmesine zemin oluşturur. Bu durum en çok şiir sanatında kendini gösterir: Yaşadığı çağı sorgulayan, yaşadığı çağın değer yargılarıyla kavgaya tutuşan her şair,  aynı zamanda geleceği inşa etmek isteyen zihniyetin de temsilcisidir. Bu yanıyla şair “kökü mazide olan ati”dir ve geçmişin yeniden inşa ve ihya edilerek gelecek nesillere taşınmasıyla vazifelendirir kalemini.

Kullandığı malzeme açısından milli olan tek sanat edebiyattır. “Yazarın kimliği” ortaya koyduğu edebî metnin dilinde saklıdır. Millî kimliğin ve bireysel belleğin yeniden kurgulanması için kalemini vazifelendiren şair, içinden çıktığı toplumun kültürel belleğinden elde ettiği malzemeyi, o malzemeye yakışır bir dille yoğurarak oluşturduğu metinleri sunar topluma. Çünkü sosyal bir varlık olan dil, sanatkârın oluşturduğu metinde bir “özge söze” dönüşür. Bireyin ve milletin kendi mitini yeniden oluşturma süreci olan milli tarih algısı, edebi metne kaynak olarak kullanılınca, bireye ve millete ait özerkleşme, özgünleşme ve bütünleşme aşamalarını belirginleştirir. Bu bağlamda “milli romantik duyuş tarzı”nı yansıtan her eser, soylu amaç ve istekleri, yüksek idealist normları ve benimsenmiş kıymet hükümlerini içselleştirir.

1960-1980 döneminde sanat anlayışının anlatma tarzı, imge dünyası ve insan tipolojisi bakımından milli kaynaklarından uzaklaştığını iddia eden sanatkârlar, ‘millî kaynaklara dönme ve onları yeniden ihya ve inşa etme niyetiyle yorumlama’ gereği duydular. Şerif Aktaş’ın ‘milli romantik duyuş tarzı’ adını verdiği bu yönelimin sanatkârları, geçmişi, işlevini yitirmiş sıradan olaylar dizgesi olmaktan çıkarıp geleceği kurgulayacak canlandırıcı unsur olarak gördüler. Tarihten yapılan tip, olay ve imge aktarımları, yeniden yorumlanarak güncellendi. Bu tarihi yaşanıp bitmiş bir olaylar dizgesi olmaktan çıkarıp geleceği kurgulayacak bir “iman”a dönüştürmekti.

Toplumsal belleğe ait kültürel değerlerin, Türkçenin geniş anlatım imkânlarıyla dönüştürülmüş ve işlenmiş bir biçimde şiire akması, milli romantik duyuş tarzına sahip sanatçıların en büyük arzusudur. Zengin bir geleneğin mirasını yeniden inşa ve ihya etme iddiasını da içinde taşıyan “milli romantik duyuş tarzı”, milli edebiyat birikiminin üzerine yeni algılar ilave eden Arif Nihat Asya, Bekir Sıtkı Erdoğan, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Yavuz Bülent Bakiler, İlhan Geçer, Bahattin Karakoç, Abdurrahim Karakoç, Coşkun Ertepınar, Dilaver Cebeci, Yahya Akengin gibi sanatkârlar tarafından temsil edilir. Bu sanatkârlar, tarihin duvarlarını aşarak geleneğin büyülü kaynaklarından beslenirler.

Şiir tarihimizde “Destan Şairi” unvanıyla mümtaz bir yere sahip olan Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Destanlar Burcu adlı eserinin önsözünde milli romantik duyuş tarzının kendisi açısından yorumunu yapar: “Şiir yaz­maya başladığımdan bugüne kadar, milli şuuru canlı tutmaya, geçmişi; ak ve kara, acı ve tatlı günleriyle hatırlatmaya ve geleceğe doğru, her gün yeniden bilenmiş bir milli şuuru ve imanı genç nesillere vermeye çalıştım. Milleti yoğuran olayları, kahramanları, eserleri… Milli tarihi, coğ­rafyayı nesillere şiir diliyle anlatmak, bazen överek, bazen sarsarak, bazen sitem ederek genç nesilleri zevk ve heyecanla milli ülküler etra­fında toplamak, bence şairin ve şiirin başta gelen görevidir. Şair bu görevi milletine, mukaddes bir borç gibi eda eylemek zorundadır.”

Milli tarihin sözlü geleneği içerisinde aktarılan destansı malzemeyi sanat metnine dönüştürmekle vazifelendirdiği kalemini Türk’ün tarih ve mitolojisiyle besleyen Gençosmanoğlu, Orkun, Aras, Türkeli, Türk Yurdu, Töre ve Türk Edebiyatı gibi dergilerde yayınladığı şiirleriyle tarihsel bilgiyi milli ülküye dönüştüren sanatkâr olarak geçti edebiyat tarihimize.  Hüseyin Nihal Atsız’ın ülküsünü kurguladığı ve malzemesini verdiği Türk tarihini ırki ve hamasi açıdan değerlendiren milliyetçiliğine İslami ve tasavvufi bir derinlik kazandırarak yenileyen Gençosmanoğlu, milliyetçi şiiri temsil eden geleneğin ser çeşmelerinden biridir. Daha on bir yaşındayken Erzincan zelzelesi üzerine yazdığı şiirin okulunun duvar gazetesine konulmasından kuvvet alan şair, “Şiir, en müessir ifade tarzıdır.” ibaresiyle hayatı boyunca ülküsüne şiirle hizmet etti.

 İlk şiir kitabı olan “Bozkurtların Ruhu” 1952’de, ikinci eseri “Gençosman Destanı” ise 1959 yılında basıldı.1969’da Nihal Atsız’ın “Bozkurtların Ölümü” adlı eserini “Kür Şad İhtilali” adıyla nazma çekerek, bu ölümsüz eseri destanlaştırdı. 1971’de Malazgirt Zaferi’nin 900. yıl dönümü münasebetiyle yazmış olduğu “Malazgirt Destanı’ndan sonra”, 1973’de “Kopuzdan Ezgiler”, 1976’da “Salur Kazan Destanı”, 1977’de “Boğaç Han Destanı”, 1983’de de “Destanlarla Uyanmak” adlı eserlerle beş bin yıllık Türk tarihinin içinde gezinip durdu. Birkaç baskı yapan bu eserlerinden seçtiklerini 1992’de “Destanlar Burcu” adlı bir kitapta toplayan şair, 1993 tarihinde aramızdan ayrıldı.

Şiir dilini, diğer dil türlerinin kaymak tabakası olarak gören şair, gerek “Bozkurtların Ölümü” romanını nazma çekerken, gerekse Dede Korkut Hikâyelerini destan metinlerine dönüştürürken tarihi Türkçeyle bezenen ama yaşayan dilden kopmayan bir dili kurgulamanın uğraşındadır. Bu dili kurgularken bütün Türk dünyası tarafından da anlaşılabilir olmayı gözetir. Kopuzla ilk deyişi söyleyenden ozandan başlayarak sanatı; aşk ve iman olarak anlayan, gördüklerini duyduklarını, sezdiklerini anasının ak sütü ile yoğurup ana diliyle söyleyen Türk şairlerinin hepsini sever ama onun şiir ikliminde Yahya Kemal Beyatlı ile Arif Nihat Asya’nın yeri bambaşkadır.

Gençosmanoğlun’a göre tarih milletin hafızasıdır. Toplumsal aklın ve mantığın işlemesinde tarihsel hafızanın çok büyük rolü vardır. Dünü hatırlamayan bir insan, bugünün manasını anlayamaz. Bu yüzden milletlerin varlıklarını sürdürebilmeleri için geçmişlerini hatırlamaları, hatta bu hatıralarını daima canlı tutmaları gereklidir. Bu hatırlatma için sanat en uygun, en etkili bir vasıtadır. Geçmişle gelecek arasında köprü kuramayan sanatkâr, görevini kavrayamamış, sanatın manasını da anlayamamıştır. Millet, sanatkârlarının verdikleri eserler ölçüsünde vardır. Öyleyse, geçmişle günümüz hatta geleceğimiz arasında denge kurmak; “dün”,  “bugün” ve  “yarın”  adlı dayanaklar üzerine kurulan bir köprüden asıl hedefe yürümekle mümkün olabilecektir. Gençosmanoğlu, Türk’ün cengâver ruhunun İslam irfanıyla derinleşen akışına kendini bırakarak Oğuz töresinin kurduğu devletlerin ve vatanlaştırdığı toprakların izini sürer mısra mısra. Önce Türk’ün has diliyle besmelenin mealini hazırlar:

“Şol gökleri dolduranın

Donatarak kaldıranın

Ol deyince olduranın

Doksan dokuz adı ile”

Gençosmanoğlu, “Kızılelma’ya hey” narasıyla ufukları kovalayan bir akıncı beyi gibidir. “Malazgirt Marşı” adlı meşhur şiirinde fetih ruhunun coşkusunu taşır belleklerimize:

 “Yiğitler kan döker, bayrak solmaya,

Anadolu başlar vatan olmaya…

Kızılelma‟ya hey… Kızılelma‟ya…”

Onun şiirinin itici gücü Kızılelma’dır. “Kızılelma”, Türklerin devlet töresini kurgulayıp tarih sahnesine çıktıkları andan itibaren dünyaya hâkim olma ideallerinin, cihan hâkimiyeti mefkûrelerinin sembolüdür. Bu sembolün, Türk tarihinin hangi döneminde ortaya çıktığı tartışmalı ise de, Osmanlılarla birlikte pek çok Türkçe metinde bu kavrama rastlanmaya başlanır. Saltukname’den Evliya Çelebi’ye, masallardan halk şairlerinin şiirlerine kadar kültürümüzün bir parçası haline gelen “Kızılelma”, modern dönemlerde Türk şair ve yazarlar tarafından, yeniden edebiyatın bir kavramı, bir sembolü olarak kullanılmaya başlanır. “Kızılelma” kavramı/sembolü, ünlü Türk milliyetçisi Ziya Gökalp’ın 1913 yılında yayımladığı “Kızılelma” adlı uzun manzumeyle birlikte geleneksel anlamından daha geniş bir muhtevaya kavuşur. Artık o, dünya Türklerinin hayatın bütün alanlarında yükselmelerini, birleşmelerini, özlemini çektikleri Turan idealine ulaşmalarını sembolize eden bir kavramdır. Gökalp’te biraz da muhayyel bir içerikle şekillenen Kızılelma kavramı Atsız’la birlikte daha müşahhas bir algıya dönüşür. Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Dilaver Cebeci ve diğer milliyetçi şairler, Gökalp’ın “muhayyel”liğiyle Atsız’ın “müşahhas”lığını birleştirerek, “Kızılelma”yı Türk birliği, Türk‟ün yükselişi, kurtuluşu olarak algılayarak edebi metinlere taşırlar. Gençosmanoğlu Ant adlı şiirinde Kızılelma’yı türkün ülküsü olarak sunar:

Gönüllerin türküsü,

Kızılelma ülküsü…

Bugün, gök gürültüsü,

Türkçe konuşur!”

Birinci Dünya Savaşı‟yla birlikte “Kızılelma” ideali ve edebiyatı sessizliğe gömülür. 1931 yılında Nihal Atsız, “Adalar Denizinden Altayların Ötesine Kadar Bütün Türk Gençliğine” adlı şiiriyle “Kızılelma” edebiyatını yeniden canlandırır. Çınaraltı dergisi etrafında, bu kavram üzerinde yeniden tartışmalar yapılır ve Kızılelma adlarıyla dergi çıkartılır. Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Ragıp Şevki Yeşim, Mim Kemal Öke, Halil Delice, Dilaver Cebeci gibi pek çok şair ve yazarımız, bu kavramı kâh geleneksel kâh modern anlamı içerisinde çeşitli şiir, öykü ve romanlar işlerler. Mehmet Kaplan’ın yorumuyla Gençosmanoğlu, başlangıçta Atsız’ın etkisiyle ırk üstünlüğüne dayalı bir milliliği seslendirirken ilerleyen zamanlarda İslamiyet sonrası dönemlerin olay ve kişilerine de yönelerek İslami ve milli vakalarımızı, zaferlerimizin gururunu, mağlubiyetlerimizin acısını, inancımızı, coğrafyamızı ve kültürümüzü mazi, hal ve ati üçgeni içerisinde işleyerek şiirin bengisuyu ile yeni heyecanlar haline getirmiştir.  “Rum Gazileri” adlı şiirinde ecdadımızı Kızılelma ufkunun yüceliğinde anar:

 “Doğarlar ufkuna Kızılelma‟nın

Alçacık dallara konabilmezler.

Gençosmanoğlu, “murdar bir halden” kaçıp “şanlı bir maziye” sığınanlardandır. Ancak onun dönemleri arasında dolaştığı tarih bitmiş, tamamlanmış bir olaylar örgüsü değil, hala yaşanan ve yeni nesillerin imanlarını kuran bir değerler yumağıdır. “Koç Yiğit Kimdir” adlı şiirinde gençlere kahramanlığın ve ülkü eri olmanın yolunu beş bin yıllık tarihin içinden süzerek sunar:

 “En zayıf çağında güçlü düşmana

Karşı korkusuzca çatabilendir.

Bayrak, namus, vatan, ülkü uğrunda

Kanını toprağa katabilendir.”

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun Kürşat İhtilali Destanı, Malazgirt Destanı, Kopuzdan Ezgiler, Destanlarda Uyanmak, Boğaç Han Destanı, Bozkurtlar Destanı ve Salur Kazan Destanı gibi eserleri dikkate alındığında, onun tarihe yönelişinde kurucu ve fetihçi ruhun hayat dinamiklerini hâle taşımayı hedeflediği görülür. Ona göre Tarih, keyfiyetin kemiyete üstünlüğünü belgeleyen örneklerle doludur. Gençosmanoğlu’nun şiirlerindeki ana kurgu bu düşünce üzerine bina edilmiştir. O, tarihi yapan ve geleceği de kuracak olan yiğitleri Alperen tipiyle imgeler. İdealize edilerek Türk gençliğine örnek olarak sunulan bu alperenlerin her biri en azından üç bin yaşındadır. Tarihle yaşıt olan bu örnek kahramanlar milletin var olma iradesinin ete kemiğe bürünmüş görüntüsüdürler. “Gazi Alperenler” hitabıyla başlayan şiirinde bu bakışla hem geçmişi yorumlar hem geleceğin kurgulayacak yolu gösterir.

“Şanlı Kitap önderiniz kılındı

İman, sancak gönderiniz kılındı

İklim-i Rum minderiniz kılındı

Ol mindere kavi diz verilmeli”

   Gençosmanoğlu’nun şiiri “tarihi tekerrürden” kurtaracak uyarılarla doludur. Bu uyarılar yaklaşık 1300 yılı aşkın bir zamandan süzülüp gelir. Orhun Yazıtları’ndaki Bilge Kağan’ın sözleri 1300 yıl sonra şairin dilinden bize ulaşır. Böylece zaman bireysel bir kurgu olmaktan çıkıp toplumsal bir algıya dönüşür. 1300 yıl, bireysel bilinci kuran kolektif bilincin yaşıdır. Ramazan Korkmaz’ın ifadesiyle “Milli romantik duyuş tarzı, bu 1300 yıllık süreçte yeni sürgünlere niyetli bir çiçeklenmedir. Burada şair geçmişe edilgen nitelikli bir sığınma yönelişinde değildir. Töre, geçmişin deneyimli bilgi birikimini içinde taşıyan ve şimdi’nin gelece­ğe yönelişini, atılımını sağlayan dinamizmdir. Bu yüzden onu dinlemek ge­rekli, hatta zorunludur.”

Köklerinden koptu okumuşların,

Batıyı put yaptı okumuşların,

Yaptığına taptı okumuşların…

Ey Türk! Kendine dön! Yad, yaban nene

Kalk, doğrul yerinden, yürü, geç öne!

 Gençosmanoğlu, Türk milletinin tarihini, kültürünü ve meselelerini anlatmakla vazifelendirdiği kalemiyle, Türk’ün hem kavmi hem İslamî şecaatini dile getiren destanlarıyla, Türk edebiyatında derin izler bıraktı. Yazdıklarına yaraşır bir hayat öyküsünü ardında bırakarak “Aylardan Ağustos, günlerden Cuma” dizesiyle başlayan Malazgirt Marşı’nda kutsadığı ay ve günde, ağustos ayının üçüncü cumasında, aramızdan ayrıldı.

Mekânı cennet olsun.

İçerik Sahibi
Diğer İçerikleri: Talat Ülker

Çağdaş Bezirgânın Pazar Tellalı: Popüler Kültür

Kaypak ve Karanlık Bir Kavram: Kültür Kültürün, kelime...
Devamını gör

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir