DİKMETAŞ 1935

Bayburt’un Hayık karyesinde yaşayan rençber Mahmut, Hicri 1243 senesinin, mart on beşinde endişelerini günbegün artıran bir “azalma ve tükenme korkusuyla” mereğe girmişti. Bu korkunun sebebi, açık kapıdan giren gün ışığının gözler önüne serdiği hazin manzaradan başka bir şey değildi.

Sırtındaki boş sepeti indirmeden, mereğin sağ tarafındaki samana, sonra iyice azalarak soldaki köşeye kadar gerilemiş, neredeyse tükenmek üzere olan küçük ot yığınına uzun uzun baktı. Aslında bu kadar takılarak baktığı şey şu önünde duran, her gün haşır neşir olduğu ot ve saman değil, onların en geç bir hafta sonra bitmeleriyle geride kalacak boşluğun korkunç manzarasıydı. Ot ve saman biterse, bir rençberin hayatında değerli ve vazgeçilmez olan her şey, onların geride bıraktığı şu boşlukta yok olup gidecekti.

Çünkü ikide bir kapıyı çalan uzun ve ağır kışlarda rençberin ve ailesinin mutluluğu; en çokta ot ve saman dolu mereğine bakarak, o kışı rahat geçireceğini bilmeleriyle kaimdi. Kışları umumiyetle ağır ve uzun geçen bu yerlerde, içeride beslenen mal-davarın bir an evvel dışarıya salınması dört gözle beklenirdi. Bunun için kar’ın biraz çekilmesi, martın ikinci haftasından itibaren ortalığın “alacalanması” lazımdı.

Ne var ki; 1243’ün mart ayı yarılandığı halde, büyük umutlarla beklenen bu güzel havalardan ortada henüz en ufak bir emare bile yoktu. Marttan evvelki ay olan gücük, tam manasıyla kış ortasıdır. Ama bütün haneler bu ayı çıkaracak kadar ot ve samana sahip oldukları için alaf endişesi herkesin “mart ayı, dert ayı” dediği zamana tehir edilmiş olurdu. Çoğunun alafı mart ortasına yetecek kadardı. Köyde kimse kimsenin durumunu tam manasıyla bilmese de, bilhassa rençber Mahmud’un alafının bitmek üzere olduğu dillerde dolaşıyordu.

Bu adam, bir ay evveline kadar; hesapsız, endişesiz el attığı ve sepetine koyduğu ot ve samana şimdi korkarak bakıyordu. Üstelik bu korkular günbegün artıyor, mereğe her girişte, içeride daha çok hesap yaparak ve daha çok eğleşerek; aksine sepete koyduğu otu ve samanı daha da azaltarak oradan çıkıyordu…

Bu durum damdaki işleri yapan kızı Rahime’nin bile dikkatini çekmeye başlamıştı. Nihayet bir gün babasını hesaba çekti. “Baba, alafa gittiğin zaman niye çok bekliyorsun? Mal-davar senin vakitli gelip gitmene alışmış. Hayvanlar durmadan meleyerek kapıya bakıyor.” Rençber Mahmut, ona hakikati söylemek yerine “hiçte farkında değilim, kızım” diyerek sükût etmişti.

Bundan iki gün sonra ise mereğe girdiği zaman, alıp azaltmaktan korktuğu iyice küçülmüş o iki yem yığınına baktı, baktı… Biraz sonra sanki karşısında biri varmış gibi, garip bir şekilde ve yüksek sesle kendi kendine konuşmaya başladı. Bazen de gülüyordu; hem de kahkaha ile! Ağlamanın da ötesine yol arayan derin kederlerin, garip bir şekilde kahkahaya döndüğü görülmüştür. Ancak haksızlık ederek bunun gülme olduğunu söylemek yanlıştır. Bu, olsa olsa kahkaha ile ağlamaktır!

“Günde yarım sepet hesabıyla, saman beş gün gider. Ot’a sıra gelince; onun, üç gün yeteceği şüpheli. Mübarek kış, bu sene uzadı da uzadı. Her sene bu vakitlerde karın çoğu kalkardı. Malı davarı damdan çıkarır, çayıra bayıra salardık…”Sonra birden bütün ciddiyetini takındı ve ellerini kaldırdı. “Malımız alafsız kalıp acından ölecek. Allah’ım sen bir hayırlı kapı aç bize” diye niyazda bulundu…

Babasının merekte çok uzun süren beklemelerinin sebebini iyice merak eden Rahime, bir gün kapıdan gizlice onu sonuna kadar takip etmiş, içi yana yana babasının bütün bu hallerine şahit olmuştu. Kendisi de sessizce ağladı. Her şeyi anlamıştı. Alaf bitmek üzereydi. Babasına görünmek istemedi. Adam, her mereğe gelişte yaptığı gibi ağlayıp sızladıktan sonra, tam bir şuur ve ciddiyetle yalvarmış ve dua etmişti. Duadan sonra ellerini yüzüne sürmek için kaldırınca;  Rahime ona hiç görünmeden sıvışıp gitti ve damdaki işlerine devam etti.

Rençber Mahmut, ertesi gün damdaki hayvanlarına sadece saman verebilmişti. Rahime de, babasına bunun sebebini sormadı. Çünkü her şeyi biliyordu. Ama adam, sanki sorulmuş gibi konuştu. “Nasıl oldu, bilmiyorum; sepete ot koymayı unutmuşum” dedi…

Rahime, dün merekte şahit olduğu garip ve acınası hallerin, orada kalmayıp alenileşmeye başlayacağından korkuyordu. Zira böyle kötü bir ihtimalin işaretleri, babasının bizzat ev içindeki davranışlarında bile belli olmaya başlamıştı.

Sakin ve yumuşak huylu olarak bilinen rençber Mahmut, son bir aydan bu yana, eften püften sebeplerle, en çokta karısı Menşüre olmak üzere ev halkına hayatı adeta zehir ediyordu. Keşfedilmesinden korktuğu bir sırrın esiri gibi ketum ve suskundu. Sıradan meselelerle ile ilgili bir soruyu dahi elinin tersi ile itiyor veya cevap olmaktan uzak hakaret gibi karşılıklarla, aile fertleri için son derece tabii olan konuşma ve soru sorma haklarını adeta butlana mahkûm ediyordu. Sonra da, la yüs’el oluşun sadece Allah’a mahsus olduğunu hatırlayarak, kendini acı şekilde muaheze ediyordu.

 On beş, on iki ve üç yaşındaki oğlan kardeşlerin en küçüğü olan İsmet bile, artık ona çekinerek yaklaşıyor, babasından beklediği sevgiyi bulamayan her çocuk gibi anasına daha çok sokuluyordu. Çünkü çocuk, anlayamaz ve yorum yapamaz. Ancak, baktığı ve ilgilendiği bir insanın bütün hal ve duygularının muhassılası bir anda onu kuşatır. Neticede ya sevinir yaklaşır veya somurtur uzaklaşır.

Birçok şeyi anlamış kadın da kocası gibi, çocuğu iterek kendinden uzaklaştırıyordu. Çünkü biliyordu ki; çocuklara mahsus hesap bilmeme masumluğu ile yapılan bu yaklaşma, karşılık bulursa kocası; “bana nisbet itip uzaklaştırdığım çocuğa sahip çıkıyor” diyerek kendisine daha çok kızmış olacaktı. Bu defa, iki taraftan da yüz bulamayan, şaşkın ve hayal kırıklığına uğramış çocuk ağlamaya başlayınca, Mahmut yaptığından pişman oluyor, kendini suçlayarak çekip gidiyordu.  Büyük iki erkek kardeş ve Rahime ise, sebebini artık bildikleri bu hal ve tavırları, zımni bir ittifak dâhilinde; anlayış ve sabırla karşılamayı çoktan öğrenmişlerdi.

Merekteki halleri; orada, bazen içini çeke çeke ağlaması; şükür, şikâyet ve intizarın birbirine karıştırıldığı öfke patlamasına benzeyen haykırışlar belli ki sadece orada kalmayacaktı.

“Babam, artık bu cinnete yaklaşan garip hallerinin, bir gün ve beklenmedik yer ve zamanda ortaya dökülme ihtimalinin hesabını yapamaz duruma gelmiş” diye düşünen Rahime, artık kendini tamamen salmaya ramak kalmış bu adama bir yol göstermeliydi. İçinden, hatta biraz geç kaldığını bile ikrar ederek; “hem de hemen bu akşam olmalı bu iş”deyip tandır başında ortanca oğlanın şalvarının söküklerini dikmekle meşgul anasının yanına oturdu. Hiç beklemeden söze başladı.

“Ana bugünlerde babamın durumu hiç iyi değil. Sen de görüyorsun zaten. Malın alafı bitti bitecek diye deli divane olmuş. Dün merekteki hallerini görsen, senin de yazığın gelirdi. Benim gibi hem acır hem de ağlardın… Bir yerden alaf bulmamız lazım. Burada, hali vakti yerinde komşularımız var. Biliyorum, babamın parası yok. O zaman yazın ödemek üzere borç alaf almamız lazım.” Kadın, başını yavaşça salladı, “başka çaremiz yok. Malın mulun gözümüzün önünde acından ölmesini, bizim de aç kalmamızı istemiyorsak bir şey yapmalıyız… Yapılacak şey belli. Köyde, otu samanı en çok olan, yakın komşumuz ArşakAğa. Baban bu akşam gitsin, ondan biraz alaf istesin.”

Sözünü bitirdikten sonra başını kaldırıp yukarıdaki bacaya baktı. Her tandır evinde duman çıkması için muhakkak bulunan kırman örtü, havaya açık böyle bir baca ile biterdi. Baktığı baca gün ışığının iyice çekildiğini ve akşamın yakın olduğunu gösteriyordu. Rahime’ye döndü, “haydi kalk yağ fiskesini yak. Biraz sonra baban gelir. Yemekten sonra uşaklar yatar. Biz üçümüz o işi aramızda konuşuruz. Bu akşam için ziron dizdim. Bilirsin baban onu çok sever. Keyfi gelir ve bakarsın bizim sözlerimize itiraz etmez… Bu usuldür; birisini bir işe ikna etmek için önce onu, sevdiği yemeklerle iyice doyuracaksın. Gerisi kolay olur inşallah. Akşamı kıldıktan sonra hemen işe başlayalım.”

Rençber Mahmut, köy odasında kılınan akşam namazından sonra beklemeden eve dönmüştü. Sofra çabucak kuruldu. Bütün aile sofra başında idi. İsmet anasının kucağında, bir anasının ağzına yaklaştırdığı kaşığa, bir karşısındaki babasına bakıyordu. İki büyük oğlan da, bu akşamın ciddiyetinden haberdardı. Yan yana otursalar, şaka adına birbirlerini dirsekleyip, dürtüklemeden duramazlardı. Bunu bilen anaları, onların aralarına oturmuştu.

Rençber Mahmut, çoktandır görmedikleri mütebessim bir çehre ile ismeti kucağında yediren karısına baktı. “Eline sağlık hatun, ziron çok güzeldi. Epey zamandır da yememiştim. Oğlum doyduktan sonra biraz da benim kucağıma gelsin” dedi…

Şimdi, baba, ana ve on sekiz yaşındaki Rahime baş başaydı. Üçünü bu akşam bir araya getirme tertibi Rahime’nin işi olduğu için sözü o açacaktı. Konuşmaya başladı. “Baba, biliyorum büyük derdimiz var. Alafımız bitti. Sanki kışın ortasındayız. Alafa ihtiyaç var. Köyde alafı en çok olan Arşak Ağa. Anamla düşündük taşındık ve dedik ki; ondan biraz alaf istesek. Sen bu işe ne dersin?”

Rençber Mahmut bir şey söylemeden biraz durdu, düşündü. Sonra konuştu. “Ne diyeyim kızım. Padişah Efendimiz Sultan Mahmut Sani gibi çaresiz kaldık, yılana sarıldık. Gideyim, bu gayri müslim komşudan biraz alaf taleb edeyim. Çünkü bu köyde, ondan başka ihtiyacının üstünde alafı olan yok. İnsandır, belki merhameti tutar. Hayırlısı, hemen gidiyorum. Herhalde yarım saate dönerim.” diyerek ayağa kalktı. Acele çarıklarını giyip dışarı çıktı…

Köyün üst başındaki evin gösterişli misafir odasında, kahve içip çubuk çeken iki komşu, biri müstehzi öteki mahzun olarak çeyrek saat sonra ayrılmışlardı. Burada, kimin hissesine ne düştüğü, söze ve ifadeye mahal bırakmayacak kadar belliydi. Rençber Mahmut, yirmi dakika sonra dönmüştü. Soluk çehresi ve çökmüş omuzları, bir haber bekleyen ana-  kıza her şeyi anlatıyordu. Hal dili çok açıktı ve söze hacet yoktu denilebilirse de, rençber Mahmut, karısının ve kızının hiç aklına gelmeyecek daha kötü bir haberle dönmüştü.

Yılmış, yıkılmış ve perişan bir halde ikisinin arasına oturdu. Yağ kandilinin zayıf ışığı altında, iki taraftan ona bakan eşi ve kızına birden on yaş ihtiyarlamış gibi göründü. “Ağzını bıçak açmıyor” denilecek derin sükût haline rağmen, her neyse olanı biteni anlatmaya mecburdu.

Gözlerini kapadı, alnını avucunun içine koydu ve yavaş sesle, utanç dolu bir felaketin hikâyesini anlatır gibi bir şeyler söyledi. “ “Yavrum!” diyebilmişti o kadar. Tıkanmış haliyle arkasını getirmeye gayret etti. “Yavrum diyor ki; Rahime’yi bana verirsen sana alaf veririm. Ah benim kara yazım! Keşke anam beni doğurmasaydı!”

Bu sözleri duyan ana ve kız, sanki taş kesilmişlerdi. Hiçbir şey söylemeden birbirlerine baktılar. Hepsi suskundu. Konuşan, o an ve zamana bütünü ile hâkim olarak hepsini kuşatan koyu bir keder ve dehşet haliydi. Otuz üç tesbihatlık bu sükûtu bozan Rahime oldu. “Haydi, namazlarımızı kılıp yatalım. Allah kerimdir.” Kimse daha başka bir şey söylemedi.

Onlar namazdan sonra odalarına çekildiler. Rahime ise hiç uyumadı. Sabaha kadar namaz kıldı ve dua etti. “Rabbim! Ben aciz kulun senin rahmetine ve inayetine muhtaç! Beni Müslüman olmayan bir adamın nikâhına mahkûm etmeyecek; ağızsız dilsiz hayvanlarımızı da yemsiz, alafsız bırakmayacak kadar lütuf ve merhamet sahibisin…”

Nice dualarına, o havalideki köylerde, uzayıp giden ağır kışlarda dara düşenlerin dua gibi olan deyişlerini de kattı: “Estir kaba yel estir // Bugün dağlara destur // Dağı taşı ot kestir.” Sonra, “bu yetmez” dedi. Kendi derdi ve müşkülünün, yukarıdaki deyişlere sığan evvelki hallerden çok daha vahim olduğunu biliyordu. O halde, dua ve niyazı da ona göre olmalıydı.

Babasından duyduğu an onu yüreğinden vuran o lanetli teklifin sahibine müstahak bir ilavede bulundu: “Gavurun yığınını // Sabahınan taş kestir!”

Bu minval üzere; kendini zorlayarak uyumadı; namaz kıldı ve dua etti. Sabah namazını kıldı ve yattı…

Uyandığı zaman odanın küçük penceresinden içeri giren nurani sabah güneşini gördü. Üstünü aceleyle giyinip dışarı çıktı. Doğudaki sırtlardan bir mızrak boyu yükselmiş olan güneşe baktı. Hafifçe esen kıble rüzgârının getirdiği ılık bir bahar havası yüzünü ve her şeyi ısıtıyordu. Birden bahar gelmişti. Ortalığı kaplayan kar ve buz örtüsü, sıcak ve rahmet dolu bir bahar nefesi altında daha şimdiden erimeye başlamıştı. Herkes “gün döndü havalar ısınmaya başladı” diye düşünüp sevinirken, bu sırlı inayetin tek farkında olan Rahimeydi.

Az sonra, dehşet dolu bir haykırış işitildi. Bu, insan hançeresinden çıkabilecek en üst perdeden korkunç bir feryattı. Dünya hadiseleri nev’inden hiçbir sebep, insanı insiyaki olarak böylesine bir aksül amele sevk edemezdi. Akla gelebilecek ve mümkünler dünyasında olabilecek bir vukuatın ötesinde; akla hayale sığmaz bir şey olup bitmiş gibiydi. Çünkü insana has olan Ruhive hissi muvazene, tabiatla sınırlı sadmelere mütehammildir vebu kadar kolay alt üst olamazdı. Bu feryadı figan, aşağıya doğru bir koşu ile müterafik olmalıydı ki, gittikçe artan şiddetle duyuluyordu. Az sonra her şey belli olmuştu. Bütün muvazenesini kaybetmiş olan bu çılgın koşucu Arşak Ağa’nın kendisiydi.

Rahime, yukarıdaki konağından köyün ortasına koşarak gelen Arşak Ağa’nınsöylediklerini anlamaya çalıştı. Sununda, boğulurcasına söylenenve durmadan tekrarlanan sözlerin ne olduğunu anlayabildi:“Komşular yetişin! Buraya gelin!Oraya gidinve görün! Benim büyük ot yığınım taş kesilmiş!”

Çıldırmış gibi haykıran, çırpınan ve görmediği bir dairenin içinde tepinip duran bu adamın tam manasıyla delirdiğine hükmedilebilirdi. Beşikteki bebeler ve yatalak hastalar hariç herkes oradaydı. “Arşak Ağa delirmiş” diyerek, acıma kadar seyirlik bir merakla baktıkları bu orta yaşlı adam birden yere yığıldı. Yüz üstü vaziyetinde ve sağ kolu köyün üst başına doğru uzanmış halde hareketsiz kaldı.

Rençber Mahmut koşarak başucuna geldi. Hareketsiz ağır bedeni güçlükle çevirdi ve sırt üstü vaziyetine aldı. Ölmek üzere olan adam, zorla araladığı göz kapaklarını, başında bekleyeni tanıyacak kadar açık tutabildi. Sonra, “Orada şimdi Dikmetaş var, mahmudum” diyerek, bir daha açılmamak üzere kapattı.

Tags from the story
, , , , ,
İçerik Sahibi
Diğer İçerikleri: Mürsel Ağaç

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir