GEÇMİŞİN ARDINDAN

Yorganını üstüne çekti. Yatağın içinde kıvrıldı. Sıcak yatağından çıkmak istemiyordu. Sabahın aydınlığını da görmek istemiyordu. Bu mevsimde sabah aydınlığı çalışma demekti, yorgunluk demekti…

Dışarıdan gelen ayak seslerini duymamaya çalışıyordu. Ayak sesleri yattığı yere doğru yaklaştı. Kapı çalındı. Genç, istemeye, istemeye gözlerini açmaya çalıştı. Sıcacık yatağını bırakmak istemiyordu, fakat yine de yataktan doğruldu.

Anası, günün bilinmeyen bir zamanında kalkmıştı. Genç üstünü giydi. Duvardaki aynaya bakmak bile istemedi. Saçlarını parmaklarıyla belli belirsiz karıstırdı. Kapıyı açıp ayaklarına kara lastikleri geçirdi. Dışarıda, her zaman dolu demlikteki suyu, avucuna dökerek, yüzüne çarptı. Buz gibi su üzerindeki uyuşukluğu, az da olsa, gidermisti.

Mevsim yaz olmasına karşın, buralarda hava, sabahları olurdu. Genç kendine geldi.

Anası da balkonda gerekli malzemeyi hazırlıyordu. Aralarındaki sessiz anlaşma devam ediyordu. Genç, büyük eve girdi. Merdiveni ekmek ambarının yanına çekti. Merdivenin ilk basamağına çıktı. Ambarın kapağını açtı, elini ambara uzatıp birkaç parça kuru ekmeği alıp çantaya attı. Akşamdan hazırlanan peyniri ve yağı terekten alarak çantaya yerleştirdi. Sonra büyük evin kapısından eğilerek çıktı. Geri dönüp kapının zırzasını çekip, kapıyı kapattı. Tezgahın üstündeki su kabını alarak dışarı çıktı.

Anasının elindeki orakları gördü. Anasına, “Eğeyi de aldın mı?” diye sordu. Ana:” Aldım, aldım! Geç kaldık, kuşluk oldu hala oyalanıyorsunuz.” dedi. Ana, merdivenlerden inmeden evin kapısını çekti. Çocuklar hala uyuyordu. Genç:” İşler bitince ben de öğlene kadar uyuyacağım.” diye düşündü.

Ablası, atın semerin vurup, atı duvardaki halkaya, yularından bağlamıştı. At önüne atılan otları yiyordu. Genç, sırtına eski bir ceket geçirdi. Malzeme çantasını alıp, atın yanına indi. Elindeki malzemeyi semerin iki tarafına eşit olarak astı.

Güneş daha yüzünü göstermemişti. Fakat gökyüzü sıcak bir günü müjdeliyordu. Birkaç dakika içinde köyün başına çıktılar. Çalıdan çalıya uçuşan kuşların da acelesi vardı. İnsan dışındaki varlıklar, başka bir alemde hayatlarına devam ediyordu. Herhalde, onlar da güncel işlerini, her zaman olduğu gibi, yapmaya çalışıyordu.

Atın nallarının çıkarmış olduğu ses, o ana hakim oluyordu. Geride bırakılan evlerin bacalarından çıkan dumanlar, gökyüzünü yararak, ahenkle başka bir aleme yol alıyordu. Beş, altı yüz metre gidildiği halde tek bir şey konuşulmamıştı.

Önde atın üstünde bir oğlan, bir eliyle semerin parmağına tutunuyordu. Diğer eliyle atın yularını tutuyordu. Ara sıra yuların ucunu bir sağa, bir sola sallıyordu. Atın kuyruğunu tutan bir kız, önüne bakarak yürüyordu.Geri tarafta, başı çangullu, alnına bağladığı bir çemberli ana, elindeki gurebiyi baston gibi kullanarak yürüyordu. Ana zayıfçaydı, fakat yürüyüşünden mücadeleci bir insan olduğu anlaşılıyordu.

Yol Röşelik denilen yerden geçiyordu. Yolun etrafı ardıçlardan, pelitlerden arta kalan toprak, gevenlerle kaplanmıştı. Toprak çeşitli yerlerde oyulmuştu. Oyuk toprağın rengi de farklıydı. Bordoya çalıyordu. Bu toprak, buraya ad vermişti: Röşelik… Röşe, evlerin duvarının alt kısmının on, on beş santimetresi, bu renkte toprakla süsleniyordu.

Röşelik’deki ağaçların birbiriyle uyumu görülmeye değerdi. Sağ tarafın görüntüsünü ardıçlar engelliyodu. Sol tarafta ise pelitler kökleriyle taşların aralarında buldukları toprakla yeryüzüne tutuyordu. Karşılarda, dağların tepeleri yeryüzüne, güneşi müjdeliyordu. Yaban fındıkları, ardıçların ve pelitlerin eğemenliğinden kurtulup kafullara ulaşmaya çalışıyordu.

Yolcular adımlarıyla hedefe kilitlenmişti. Karatavuk kuşları bir ağacın altından çıkıp, hızla diğer ağaca ulaşıyordu. Bu kuşlar, yürümekle uçmak arasında bir hareket geliştirmişler.

Hava serindi, fakat gidilen yol dik olduğundan, yürüyenler bu serinliği hissetmiyordu. İki taraftan yolun sıkıştığı, ağaçların dallarıyla, yayaların ayaklarına uzandığı Çökek’ten çıkılmıştı. Yaprakları budanmış pelitlerin çevrelediği tarlayı geçince, düzlüğe çıktılar. Bu düzlükte yolcuları ismi ile uyumlu ulu bir pir karşılıyordu.

İnsan doğar, büyür, ebedi âleme göçer, fakat bu ardıç hep burada. Yazın sıcağında, öğlen vakti bu koca ağacın altı boş kalmazdı. Hayvanları bu ağaç serinletir, uyutur, dinlendirirdi. Buradan geçerken yer pirleri ile tanışırsınız. Tabiat insanların, ayaklarının altında çiğnediği toprağı yerpirleriyle döşüyordu.

Artık Kurungöze’nin, o, buz gibi suyunun, yolcuları çağıran sesini duyarsınız. İlerledikçe suyun sesi daha net duyuluyordu. Çimenlerin üzerinde yürürken naylon lastikler ayakları serinletir, biraz sonra bu naylon lastikler topraktan da nasibini alır. At, gözenin kurununa doğru yöneldi. Gencin elindeki kontrolü, at geri almaya çalışarak, suya yöneldi. Genç, atın yularını gevşetti. Attan indi. At, soğuk suyu kana kana içti. Ana, kurunun kenarındaki taşa oturdu. Kız oluktan akan buz gibi suyu, avucuna doldurup yüzüne çarptı. Çemberinin ucuyla da yüzünü kuruladı. Kız atın semerinde asılan çantaya uzandı, çantadan bir parça kuru ekmek çıkarıp, ekmeği odun oluktan akan suda ıslattı. Islattığı ekmeği ısırdı. Kuru ekmeğin yanında katığa bile ihtiyaç yoktu. Kız, ekmeği yedikten sonra, avcuna doldurduğu suyu icti.

Kuru ekmek, bu yöreye özgü bir ekmek çeşidiydi.

Ana:” Ekmeği ıslat.” dedi.

Kız:”Ekmek bayatlar, ekmekleri öğleyin yerken ıslatırız.”dedi.

Ana sustu. Kız, atın semerinde asılan su bidonunu semerin ipinden aldı, bidonun kapağını açtı. Biraz su doldurup, bidonu salladı, bidondaki suyu döktü. Sonra bidonu, oluğun altına tuttu. Suyun bir kısmı bidonun içine, diğer yarısı bidonun yanından kuruna dökülüyordu. Suyun tamamı kuruna akınca, kız, su bidonunu çekti. Diğer elindeki kapakla bidonun ağzını kapattı. At çimenden hissesini alıyordu. Kız, atın semerindeki ip destesini parmaktan çıkarıp, su bidonunun kulpunu ipe geçirip, tekrar semerdeki iple semere astı. Oğlan istemeye istemeye atın yularını çekti, tekrar yola koyuldular. Yol biraz düzleşmişti. Yolun etrafı yaban fındıklarıyla kaplıydı. Sağ tarafta ardıçlar, pelitler ve yaban fındıkları Kurungöze’nin yamacını süslemişti. Yol yine dikleşmişti. Yukarı bakınca ufuğu boz bir kaya kaplıyordu. Her taraftan kuş sesleri geliyordu. Dönüp geri bakınca yemyeşil bir orman ve bu yeşillikler arasında bir kaç pare köy, çıplak araziyi kaplıyordu.

Güneş etkisini hissettirmeye başlamıştı. Artık çeket sırta yük olmuştu. Ziyaret’e çıkınca kendilerini bodur ağaçlar ve yaban fındığı kafulları karşılıyordu. Çakıllı bir tarladan geçince bir başka kafulun engeli ile karşılaştılar. Yeşilliklerden yerleri büyüklü küçüklü taşlar kaplıyordu. Kırk, kırk beş dakikadır yoldaydılar.

Kaya ve kafullarla kaplı bir yükseltiyi geçince, topraktan çok çakılın olduğu tarlaya ulaştılar. Tarla Mantarçukuru Taşı’ nıne dibine doğru uzanıyordu. Tarlanın sol tarafı yemyeşil ağaçlarla kaplıydı. Geçit vermeyecek kadar fındık kafulu vardı. Çakılın hakim olduğu tarla biçilmeyi, dünden biçilen desteler de bağ olmayı bekliyordu. Tarlanın sol tarafında yaban elması bir komutan gibi tarlayı bekliyordu. Tepede, masmavi bir gökyüzü bu alemin üstünü örtüyordu. Hemen onun altında, gökyüzüne destek veren Bozkaya, boydan boya uzanıyordu. Gökyüzünün ağırlığıyla Bozkaya, parçalarını dibine yığmıstı. Hemen altında Bozkaya’nın yüküne destek vermeye çalışan Mantarçukuru, sol tarafta Çatalkaya hemen onu batısında Tavşancıltaşı… bütün bunların korumasında Samus uzanıyordu.

Buralarda birçok kuş cinsi yaşıyordu. Bunlar da kendilerine bir alan belirlemişti. Bozkaya ile dost olan kartallar yükseklerde uçuşuyordu. Biraz daha aşağıda, kara kargalar ve ciğalar dolaşıyordu. Dağın neresinde olduğu belli olmayan kekliklerin sesleri duyuluyordu. Bura insanın, tabiatla; diğer canlıların benzerleriyle kaynaştığı, huzurun hakim olduğu ücra bir yerdi. Bu tarlanın olduğu yere, nedeni bilinmez, “Karayor” denmiş. Sonradan “Karayol”a dönüşmüş.

Kuşluk zamanı diğer tarlalardan da sesler gelmeye başlamıştı: insan sesleri, ehil hayvanların sesleri…Tepenin geriside İ… Dede’nin, onun yanında K… beylerin, daha ötede P…. ların hemen kafulların arkasındaki tarlada T…. Dayı’nın, biraz daha aşağıda M….. ekibi kısacası köy bir anda Samuslar’a taşınmıştı. Ehil sesleri burayı doldurmuştu. Yaban hayatının sesleri artık duyulmuyordu. Sadece yükseklerde uçan kuşların ara ara çığlıkları duyuluyordu.

Ana, kız tarlayı biçmeye devam ediyordu. At terlemişti. Genç, atın semerinin palanını gevşetti. Semerin ipinin bir tarafını çözüp ucunu bir yaban fındığına bağladı. At kafulun dibine doğru olan yeşilliklerde otlamaya başladı. Genç, atın sırtındaki malzemeyi indirip, yaban elmasının dalına astı. Su bidonunu da fındık kafulunun dibinde bir serine koydu.

Ekin biçenlerin yanında bir destenin üstüne oturdu. Sabah kahvaltı yapmamışlardı, fakat kuşluk zamanını orak biçerek biçerek değerlendiriyorlardı.

Orak biçme işi güneş tepeye gelinceye kadar devam etti. Güneş etkisini iyice artırmıştı. Orak biçenler ara sıra su bidonunu ziyaret ediyordu. Genç, kafullardan kestiği fındıkları tarlaya fırlatıyordu. Kem kesme işi bittikten sonra, kestiği kemleri topladı, kucağına alıp yaban elmasının dibine attı. Ağacın dibinde bir taşa oturdu. Kemleri bükmeye başladı. Fazla keme ihtiyaç olmayacaktı. Fazla deste çıkmıyordu. Bu hazırlıklar sırasında, tarlanın sonuna bakıyordu. “Tarla bugün bitmese de yarın biter.” diye düşündü. Kemler bükülmüştü. Genç, kemi eline aldı, yere koydu. Desteleri sırayla alıp kemin üzerine koydu. Kemin dolduğundan emin olunca, sağ dizini destenin üzerine koyup, bir parça sapı kemin ucuna maluk olarak doladı. Sonra kemin iki ucundan tuttu, sol diziyle bastırdı ve kemin iki ucunu birleştirdi, kemin bükülen ucunu maluğun etrafından dolandırıp, kemle sapın arasına soktu. Bağı sola doğru yuvarladı. Bağın altına dökülen saplar aldı, bunları elinde katlayıp bağın arasına soktu. Desteler bitene kadar bağlama işi devam etti.

Koca bir alan biçildiği halde hala at yükünü oluşturacak bağ sayısına ulaşılamamıştı. Bağları toplayıp yük yapmaya çalıştı.

Ana, kız sabah kahvaltısı yapmak için yaban elmasının dibine geldiler. Bohça ağacın dalından alındı. Kız da fındığın dibindeki su bidonunu getirdi. Hazırlık yaparken bir taraftan da biçilecek tarlaya bakıyorlardı. Bohça çakılların üzerine serildi. Kuru ekmek su ile ıslatıldı. Naylon poşetlerdeki yağ ve peynir bohçanın üzerindeki yerini aldı. Delikanlının getirdiği bir iki baş taze soğan ve bir iki tane de domates yaygının üzerine konuldu. İştahla kahvaltıya başlanmıştı. Etraftaki temiz sesler devam ediyordu.

Otuz beş-kırk sene sonra yine o tarlanın olduğu yere gittim. Çakıllar yerli yerindeydi. Yaban elması biraz daha yaşanmıştı. Tarla her taraftan, çamların, ardıçların ve yaban fındıklarının saldırısına uğramış. Buralarda artık eskinin izlerini görüyordum. Temiz seslerin yerini, insanı rahatsız eden sessizlik almıştı.

Tags from the story
, , , , , ,
İçerik Sahibi
Diğer İçerikleri: Ali Albayrak

Yaşadığı Yerin Değerini Bilmeyen Varlık

Sırtındaki valiz gittikçe ağırlaşıyordu. Sağından, solundan insanlar bilinmez...
Devamını gör

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir