Masa Tenisi Çetesi

Artık siyah önlüklerden kurtulmuşlardı. Gerçi ayaklarında hala kara lastikler vardı ama ceket, gömlek ve kravatla tanışmanın verdiği hazla çocukluktan çıkıp gençliğe adım atmış olmanın neşesini yaşıyorlardı. Köyle arası üç kilometre olan nahiyedeki ortaokulda okuyacaklardı. Öğlen yemeklerini okulun yanındaki bakkaldan aldıkları ekmek arası helva ve gazozla geçiştirecekler, akşam ders çıkışı aynı yolu yürüyerek köye döneceklerdi.

Okulun ilk günüydü. Nahiyedeki ortaokulun bahçe kapısından içeri girdiklerinde hepsinin yüreğinde ne yapacaklarını bilemiyor olmanın korkusuyla karışmış bir heyecan vardı. Zil sesiyle birlikte okulun giriş kapısının yüksek merdivenlerinin sahanlığında bir adam belirdi. Elinde öğrenci dövmek için kullanıldığını sonradan öğrenecekleri bir ahşap metre vardı. “Toplanın” çağrısıyla daha sonra okula her girişte çeşitli afacanlık yarışlarının şımarık hareketlerinin gösterisi yapacakları yirmi iki basamaklı merdiveninin önünde toplandılar.

Pijamaya benzeyen kıyafetiyle -ki bu kıyafetinin adının eşofman olduğu daha sonra öğrenecek ve doğru telaffuz etmek için uzun süre uğraşacaklardı- kendilerini ite kalka hizaya sokan bir öğretmenin eşliğinde sıralandılar. Müdür yardımcısı olduğunu gerine gerine söyleyen, kafasının yan tarafından aldığı uzatılmış saçlarıyla kafasının kel kısmını kapatmaya çalışan kısa boylu adamın öfkeli konuşmasıyla soluk alışlarını dahi yavaşlattılar. İstiklal marşını okuduktan sonra sınıf sınıf içeriye alınıp dersliklere çıkarıldılar.

Böylece başlayan ortaokul serüveninin ilk güzel sürprizi okulun idari kısmıyla dersliklerin bulunduğu alanı birbirinden ayıran merdiven boşluğunun yan kısmındaki sahanlığa konulan büyük masaydı. Bu daha önce görmedikleri türden bir oyun masasıydı. İkinci ve üçüncü sınıflardaki öğrenciler, bu masanın üzerinde, bir ağın üzerinden yumurta büyüklüğünde tuhaf bir topu sektirerek geçirmeye dayalı bir oyun oynuyorlardı. Ellerinde topa vurmak için küreğe benzer sopalar kullanıyorlardı. Oyunun adının pingpong, oyuncuların ellerinde tutarak yumurta büyüklüğündeki topa vurmalarına yardımcı olan aletin de raket olduğunu öğrendiler evvela.

Okul başkanı kolluğu taşıyan üçüncü sınıftaki bir öğrenci, teneffüs ve öğlen arasında pingpong masasını, raketleri ve topu ücretle öğrencilere kiralıyordu. Pingpong masasını kiralayacak paraya sahip olmak da meseleydi, para bulunca sıraya girip masayı kiralamak da. Üstelik kazara pingpong topu parlatılırsa ilave ödeme gerekiyordu. Olsundu. Köy hayatında çoban değnekleriyle oynadıkları oyunlara oranla oldukça ilginç bir meşgaleydi bu.

***

Köyden ortaokulu okumak için gelen yirmi civarındaki öğrenci arasında birbirleriyle daha fazla vakit geçiren beş kişiydiler. Okula birlikte gidip geliyor, tenis masasını kiralama nöbetlerini birlikte tutuyorlardı. Bu beş kafadar, kısa sürede adını bile zor telaffuz ettikleri pingpong oyunun tutkunu olmuşlardı. Lakin üç yüz civarında öğrencisi olan bir okulda tek pingpong masasının meraklıları sadece onlar değildi. Güç bela sıra alabiliyorlardı. Sıra alsalar da on beş dakikalık teneffüste oyuna doyamıyorlardı. Bir süre sonra bu yeni oyunu köye taşımanın planlarını yapmaya başladılar.

Büyükçe bir masaya sahip olabilirlerse meselenin önemli kısmını çözmüş olacaklardı. Bu fikir akıllarına yatınca eyleme geçmeye karar verdiler. En haytaları olan Engin, atik davranarak okulun deposundan bir çift raket, birkaç pingpong topu ve bir masa tenisi filesi aşırarak ekip başı olarak işi yönetme makamına kendisini oturtmuştu bile. Arkadaş grubu yaman planlar yapmaya başlayan bir çeteye dönüşmüş ve çete afacan bir öndere kavuşmuştu bile…

İhtiyaçları olan masayı nahiyedeki ağaç biçme atölyesinde yaptırmaya karar verdiler. Atölyecinin oğlu, okuldan arkadaşlarıydı. Altmış liraya pazarlık tamamlandığında beş arkadaş günlük iki buçuk lira olan öğlen yemeği harçlıklarından günde birer lira artırarak sermayelerini denkleştirme uğraşını büyük bir aşkla giriştiler. Her tutkunun, her aşkın bir bedeli vardı ve bu aşkın bedeli de öğlen yemeklerinde yarım ekmeğin arasına koydukları yüz gram helvadan ve içtikleri bir şişe portakal gazozundan vazgeçmekti.

Günde beş liradan kısa sürede altmış lirayı tamamladılar. Hatta artan paradan okulun yanındaki bakkaldan birer dal samsun sigarası ve yeteri kadar da pingpong topu aldılar. Okulun yanındaki bakkal sigara içmeyi delikanlı olmanın en önemli göstergesi zanneden köy çocuklarına tane işi sigara satıyor, böylece bir paket sigarayı dört beş kat fiyatına satmanın ticari keyfini yaşıyordu.

Masayı köye götürüp çete lideri Engin’in önderliğinde onların evin bahçesinin bir kenarına koydular. Gelin görün ki hiç hesap etmedikleri bir sorun kendilerini bekliyordu. Toplar bu tahta masada okuldaki gibi sıçramıyordu. Büyük bir hayal kırıklığıydı yaşadıkları. Hevesleri kursaklarında kalmıştı.

 Ertesi gün okuldaki masayı yeniden incelediler. Masanın boyasının kabardığı bir yerinden anladılar ki okuldaki masa, tahtadan değildi. Atölyecinin oğlu, bilgiç bir edayla bunun “sunta” olduğunu söyledi. Tanıdıkları bir şey değildi, ama son yıllarda köyde yapılmaya başlayan çatılı evlerin tavanlarına çakılan ince tabakalara -ki ustalar bunlara kontrplak diyorlardı- benziyordu.

Okul çıkışı köye giden dik patika yoldan tırmanırken ne yapacaklarını tartıştılar. Engin, ekip lideri olarak çözümü üretmenin kıvancıyla durdurdu çetesini ve planını açıkladı: Komşu köyde sahipleri büyük şehre göçmüş olan çatılı bir ev vardı ve onun tavanına çakılmış kontrplaklardan masanın ebadına en uygun olanı sökülüp masanın üstüne konulacaktı… Plan güzeldi ama duyulması halinde yiyecekleri ceza dayaklarını düşününce yüzlerini astılar. Çete reisi dışında bu işe tam ikna olan yok gibiydi. Gene de kimse açıkça itiraz etmedi. Uzun bir sessizlik yürüyüşlerine eşlik etti. Hepsi iç sesleriyle planı tartıştılar köye kadar. Ya yakalanırlarsa… İşin ucunda iki köye birden rezil olmak ve bolca dayak yemek vardı. Köye yaklaştıkça yarım kalan masa tenisi sevdasının tamamlanması kararlılığı daha da ağır basmaya başladı. Tek tek reisi desteklemeye başladılar. Karar tamamdı. Sessizlik yeniden sardı etrafı. Herkesin kafasında kontrplağın komşu köyden nasıl çalınacağı sorusu vardı. Hiç konuşmadan köyün girişinde ayrıldılar. Herkes kafasında planlar yaparak evinin yolunu tuttu.

***

Mümtaz, masa tenisi çetesinin en küçük üyesiydi. Ekibin en kıdemlisi Engin’di. Yücel, Olcay ve Orhan çetenin geri kalanını oluşturuyorlardı. Mümtaz, çetenin diğer üyelerine göre daha uslu bir çocuk olarak sevilirdi köyün büyükleri tarafından. Okuyup büyük adam olacağına dair dedesinin övgüleriyle bir kat daha sarılırdı kitaplarına.

Okul başlayalı bir aydan fazla olmuştu. İlk yazılılarını olacaklardı. Mümtaz, ödevlerini yapıp pazartesi günkü sosyal bilgiler yazılısına da birazcık çalıştıktan sonra annesinin “sofrayı kuruyorum kardeşini bul gel” talimatıyla üslendiği görevle evden çıktı. Gidilecek yer belliydi. Köyün yanı başından aşağıya doğru uzayan çayırların arasındaki çeşmenin başı toplanma yeriydi oyunbaz çocukların.

Kardeşini seslemek için gittiği çayırlık alanın kenarındaki çeşme başında arkadaşlarını çete reisi Engin’in başkanlığında kontrplağın çalınması planının ayrıntılarını tartışırken buldu. Günler öncesinde konuşulmuş olan planın uygulama aşamasına geçileceğinin haberini alınca heyecanlandı. Bu işin bir parçasıydı. Bunca emekten sonra kontrplağı çalma işi aklına yatmasa da bunun dışında kalamazdı.

Kardeşini eve gönderip karıştı çeteye.

Plan gayet sade ve uygulanabilir idi. Komşu köy göç nedeniyle boşalmıştı. Kendi köyleriyle bu köyün arası iki kilometre kadardı. İki köyün birbirinden ayıran tepenin bir yakası Tamzı köyü diğer yakası ise kendi köyleri olan Keçikaya idi. Toplam dört hane kalmıştı koskoca Tamzı köyü. Bir göç başlamış köy birkaç yaşlının beklediği bir viraneye dönüşmüştü. Köyün üst başında, köyden ayrık ve boş bir ev vardı. Kotan Ahmed’e ait olan bu evin büyük odasının tavanına koca kontrplaklar çakılıydı. Bunlardan pingpong masası ebadına en yakın olanı ölçülüp sökülecek, kimseye görünmeden ve yakalanmadan köye getirilip atölyeciye yaptırdıkları ahşap masanın üzerine döşenecekti. Böylece tenis masası okuldakinin aynısı olacak zevkle kullanılacak ve kıran kırana maçlar yapılacak hale gelecekti. 

Beş kişiydiler. Çevik adımlarla iki köy arasında sınır olan tepeyi aşıverdiler. Her tarafını karış karış bildikleri araziyi birkaç yerden bölen dere yatağını izleyerek görünmeden köyün üst başındaki eve vardılar. Olcay’ı dışarıya bekçi bırakıp içeriye daldılar. Heyecanlı bir telaşla işe giriştiklerinde hepsinin aklının köşesinde saat sınırlaması olmaksızın, para ödemeksizin yapacakları tenis maçlarının neşeli kavgaları şekilleniyordu.

Kısa süre içerisine tavana çakılmış kontrplağı tutan çivilerin çoğu sökülmüştü. İş bitmek üzereydi ki Olcay’ın ıslığı böldü tatlı telaşı. Masa tenisi sevdasının tutkulu aceleciliği yerini yakalanmanın korkulu telaşına bırakmıştı. Kısa süreli bir panikten sonra yapılan plan gereği herkes hızla tavan arasına tırmandı. Kontrplak iki çiviye tavandaki ağaca tutturuldu. Çete elemanları gelenin kim olduğunu merak eden korkulu bekleyişle soluklarını tuttular. Tavandaki yaban arılarının vızıltısından başka ses duyulmuyordu artık.

İçeriye köyün bekçisi Deli Murat girdi. Hayret ve korkudan dışarı fırlamış gözlerle ortalığı kolaçan etti. Birkaç eşyanın arkasına baktı. Hareketleri hızlanmaya başlamıştı. Her halinden kaynağını tespit edemediği gürültünün üç harflilere ait olduğunu düşünerek korktuğu anlaşılıyordu. Etrafı gözetleyerek gerisin geri adımlarla kapıya doğru yaklaştı. Son kez bakındı tavan arasına doğru. Kendi kendine söylenerek koşar adımlarla uzaklaştı:

-Allah Allah… Cinler mi bastı burayı ne? Az önce buradan keser sesleri, kütürtüler geliyordu yahu… Issız köy… Cinler mesken mi tuttu köyü? Aman Allah korusun…

               Tehlikeyi savuşturan masa tenisi çetesi, yarım kalan işi tamamlayıp kendilerini saklayan dere yatağından kimselere görünmeden kontrplağı taşıyarak iki köyü ayıran tepeyi aşıverdiler. İşin birinci kısmı tamamlanmıştı. Şimdi kimseye görünmeden ganimeti Enginlerin bahçeye götürmeleri lazımdı. Aynı yöntemle gene bir dere yatağı takip edilerek bahçe çitinden içeri kontrplağı indiriverdiler.

Getirdikleri kontrplak, tenis masasından azıcık büyüktü. Kesmeden masaya yerleştirmeye kenarlardaki birkaç santimetrelik fazlalıkları da boyandıktan sonra çizecekleri çizgilerle halledebileceklerin hesaplayarak işe koyuldular.

Hiç kimseye görülmeden işi başardıklarını sanıyorlardı ki yanıldıklarını anlamaları için çok beklemeleri gerekmeyecekti.

***

Çetenin başarılı icraatının üzerinde bir hafta geçmişti. Bir hafta boyunca okuldan döner dönmez masanın başına toplanıp doyasıya maçlar yapan ekibin mutluluğu o akşam bozuluverdi.

Mümtaz, akşam eve geldiğinde kapı önünde kendisini azarlamak ve cezalandırmak için bekleyen annesiyle karşılaştı. Anne dayağı yaramaz köy çocuklarının aşina oldukları bir cezalandırma yöntemiydi.  Gerçi Mümtaz, köyde anne dayağına en uzak çocuklardan biriydi. Annesinin hiç savunma hakkı vermeden attığı birkaç tokadın ardından öfkeyle mırıldandığı cümlelerden dayağın gerekçesini anlayan Mümtaz, hiç itiraz etmeden annesinin öfke dindirmek üzere kendisini çimdikleyen ellerine teslim oldu. Tokat ve çimdiklerden sonra öfkesi kısmen dinen annesinin izahatı Mümtaz’ın korkusunu ikiye katladı. Dedesi her şeyi öğrenmişti ve kapıdan girip annesinin başlattığı cezalandırma işlemine nasırlı ve sert tokatlarıyla devam ettirmesi an meselesiydi.

Dedesinin dayağını kendisi daha önce tatmamış olsa da kardeşinin ve diğer amca çocuklarının cezalandırıldığı sahnelerden bilirdi. Korkusu gittikçe arttı. Artık annesinden yediği tokatlar gözüne okşama gibi görünüyordu ki dedesinin öksürük sesleri duyulmaya başlandı. Ne yapsaydı da kurtulsaydı o nasırlı ellerden? Hiç tereddüt etmeden attı kendisini sedire ve uyku numarasına başladı. Bulabildiği en güzel çözümdü bu. Dedesinin ayak sesleri yaklaştıkça korkusu da karabasanlar gibi büyüyordu.

“Nerede o eşşoğlu” kükremesiyle içeri girdi dedesi. Mümtaz, kafasına inecek yumruğu beklemekteydi ki ninesinin o anaç sesiyle rahatladı: “Toprah başaan, yuhlayan çocuğu mu çalındıracaksın. Hele yavaş ol bahayım.” İşte bu cümle kurtuluş fermanıydı. Ama umduğu gibi de olmadı. Dedesinin tokat ve yumruklarından kurtulmuştu lakin daha korkunç bir tehlike belirmişti. Dedesi sesinin en inandırıcı tonuyla anlatıyordu: “Bunnar eyle bi halt eylemişler ki yarın garagolun cendermeleri tutacah, gomutanı da bunnarı yatıracah falahaya. Bunnar gitmiş Tamzı’da Kotan Ahmed’in evinin tavanından konturpilağı söhmüşler de kendilerine oyun masası yapmışlar. Bekçi Deli Murat da bunnarı şikat etmiş. Yarın cendermeler bunarın gollarına vuracah kelepçeği ve çıharacak gomutanın karşısına. O zaman görecehler koturpalah çalmak ne demehmiş.”

İşin sırrı anlatının devamındaydı. O gün hiç kimseye görünmeden kontrplağı köye getirdiklerini sanan çetenin kendilerini köyün üstündeki tepeden gözetleyen bekçinin varlığından habersizdiler. Kendi köylerinin bekçisi olan İsmet Emmi, çete reisi Engin’in yaramazlıklarından bıkmış olduğu için bu görüntüyü Engin’den öç almanın fırsatı gibi görmüştü. Durup dinlenmeden varıp Tamzı köyünün bekçisine yetiştirmişti haberi. Kasabada kurulan pazarda bekçi olayı dedesine anlatınca dedesi de diğer aile büyükleriyle bu oyunu hazırlamıştı. İçin özü iki köyün yaşlıları bu çeteyi korkuyla cezalandırmanın planını ustalıkla uygulamaya koymuşlardı.

O gün Mümtaz bu anlatının dedesinin kendilerine oynadığı bir oyun olduğunu nereden bilecekti ki. O ciddi ve asık yüzlü adamın böyle bir senaryoyu kurgulayacağını düşünemezdi bile. Jandarma, karakol, komutan bütün köy çocuklarının korkutulduğu kelimelerdi. Devletin asık yüzünün en görünen tarafıydılar çünkü. Devletin “kamu nizamı”nı sağlamak için kullandığı sert eliydi jandarma ve karakol. Uzun kış gecelerinde anlatılan jandarma dayağı hikâyeleriyle büyümüştü köyün bütün çocukları. Bu yüzden köye jandarma geldi mi bütün çocuklar köyün üst başındaki tepeye çakıp saklanırlardı. İşin en kötü yanı nahiyedeki karakolun önünden geçerken bile nefeslerini tutuyorlardı. Okula giderken kullandıkları yol karakolun önünden geçiyordu.

Dedesi gittikten sonra sedirden fırladığı gibi evden dışarı çıkan Mümtaz, eskiden “cinlidir” diye korkup karanlıkta hiç uğramadıkları yerlerden geçerek ev ev dolaşıp bütün çeteyi sesledi. Çayır arasındaki çeşmenin başında toplanan çete üyelerinin hepsinin evlerinde benzer bir durumun yaşanmış olduğu anlaşıldı.

Beş çeteci kafa kafaya verip bu işten nasıl kurtulabileceklerini düşünmeye başladılar. Köydeki dayak faslına katlanabilirlerdi. Zaten çok çok da bir fasıl daha dayak yerlerdi ötesi kapanır giderdi de okula giderken mecburen karakolun önünden geçeceklerdi. O zaman ne olacaktı. Jandarmalara ve komutanlarına ne diyeceklerdi.

Kısa bir sessizlikten sonra çete reisi Engin, buyurgan edasıyla çözümü söyledi. Kontrplağı masadan söküp, söktükleri yere götürmek tek kurtuluş yoluydu. Akşamın alaca karanlığında işe koyuldular. Masadan söktükleri kontrplağı getirdikleri yollardan geçerek geri götürdüler ve birkaç çiviyle tavana tutturdular. Sıra bu iade işlemini köyün bekçisine duyurup yakalanmadan köye dönmeye gelmişti. Yatsı namazı için camiye gitmeye hazırlanan insanlara görünmeden bekçinin penceresine yaklaşıp, “Yemedik ya kontrplağınızı aha da koyduk yerine” diye bağırıp olanca güçleriyle köyden çıkıp koştular. İki köyü ayıran tepeye vardıklarında oturup soluklandılar. Gene de ertesi gün okula giderken nahiyedeki karakolun önünden geçmemek için yolu iki kat uzatma pahasına da olsa farklı güzergâhtan gitmeyi kararlaştırıp evlerine dağıldılar.

Bunca çaba ve korkunun tüm kazancı bir hafta boyunca ücret ödemeden ve zaman kısıtlaması olmadan yaptıkları masa tenisi maçlarıydı. Zahmetine de değmişti doğrusu…

Tags from the story
, , , ,
İçerik Sahibi
Diğer İçerikleri: Talat Ülker

En Çok Da…

en çok da susmayı öğrettiler bize kilit vurmayı...
Devamını gör

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir