Şiirin Aklı

“Şiir fikirle değil, kelimeyle yazılır”

Mallarme

Estetiğimizi Yeniden Kavramak

            Bir matematikçi, Goethe’nin bir şiirini dinledikten sonra: “Güzel, ama bu neyi kanıtlar?” diye tepki vermiş. Bu sözü sanata ve sanat eserine “fayda” umarak yaklaşanların ortak tepkisi saymak mümkündür. “Güzel, ama neyi kanıtlar?” sorusunu soranlar nasıl anlatsak ki bir şiirin temel işlevi, muhatabını kendi iklimine, soyut ve kurgusal dünyasına, yani itibari (fiktif) alemine çekmektir.

Muhatabını kendi ikliminin maneviyatına çekme işlevini birinci öncelik olarak yüklenen şiirin başka hiçbir şey anlatmayacağına dair bir hüküm çıkmamalı bu tespitten. Şiir en karmaşık fikir örgülerinden, gündelik hayatın en sade taleplerine kadar yüzlerce manaya açabilir kapılarını. Sorun, şiirin fikir taşıyıp taşımaması değil, bu işi yaparken ana işlevini ihmal edip etmemesindedir.

Elma ve Çam Sakızı

            Şiir gerçeğin kanıtlayıcısı ya da savunucusu değildir. Eliot’un meyve benzetmesi bu konuyu toparlayıcı veciz bir örnek olarak takdim edilebilir: Meyve sevmeyen insan yoktur. Her birimiz en azından bir çeşidinin müptelası bile olmuşuzdur. Her meyve türü lezzetin yanı sıra bir vitamin türünün de deposudur aynı zamanda. Peki, kaç insan meyveyi ondan alacağı vitamin faydasını düşünerek yer? Hâkim çoğunluk (limon ve portakal yiyen nezleli kişiler istisna) meyveyi vereceği damak tadı ve lezzetti için tüketmektedir. Meyveyi damak tadı için tüketen insanın onun sağlayacağı vitamin faydasından mahrum kaldığı söylenebilir mi? Söylenemez. Lakin meyveyi sırf vitamin ihtiyacı nedeniyle tüketen kişi genellikle damak zevkinden mahrum kalır.

Sanat eserinin taşıyacağı fikrin ne olduğundan daha çok sunumu önemlidir. Meyve benzetmesindeki gibi lezzeti gölgelemeyen, hazzı azaltmayan her tür fikir bulundurulabilir muhtevada. Yeter ki öncelikler karıştırılmasın. Bir gerçeği ispat etmek isteyene, bir konuda kitleleri yönlendirmek gayesinde olana başka yöntemler önerilebilir. Ama edebi metni siyaset ve ideolojinin vitrinine dönüştürme simsarlığına soyunan kalemlere edebiyat gönüllüsü yürekler onay vermemelidir. Şiir bir ideolojinin bağımlısı olmamalıdır.  

            Genelde sanat eserinin özelde şiirin taşıyacağı mana ve bu mananın anlaşılırlığı hususunda kafalarda oluşan istifhamlara cevap verilebilir mi? Başka bir söyleyişle verilen bir cevap herkesi tatmin eder mi? Hayır. Şiirde mana ve bu mananın anlaşılırlığı mevzuu bu aşamada önem kazanmaktadır. Geleneksel anlamda edebiyat, lirik, epik ve dramatik olarak üç ayrı türe ayrılır. Geleneksel olarak yapılan bu ayrımlar modern zamanlarda gittikçe anlamını yitirir olmuştur. Bu olumlu bir gelişmedir.

Retorik ve Lirik

Türler arasındaki sınırların keskinliğini kaybetmeye başlaması, insandaki estetik bilincin gelişmesine işaret sayılabilir. Epik ve dramatik edebiyatın toplumsal bir vazifesi var. Bu türlerin kapsamında oluşturulan eserler, bireyler arasındaki toplumsal iletişimi nitelik ve nicelik açısından geliştirmeyi ve değiştirmeyi amaçlar. Bilimin henüz kendi başına bir toplumsal faaliyet alanı olmadığı ve sanat faaliyeti ile birlikte yürütüldüğü dönemlerde sanatkâr aynı zamanda bilim adamıdır. Öğretmeyi de amaçlar. Öğretici ve vazifeli sanat da biçim ile içerik kaygısını dengelemeye, sunumunu estetik ölçüler içine sığdırmaya çalışmaktadır artık.

            Sözün tam da bu kısmında iki kavram kesiyor yolumuzu: Retorik ve lirik. Retorik, dinleyenlerin coşkularını uyandırmayı, dinleyiciyi yönlendirmeyi amaçlayan; bir görüşü inandırıcı kanıtlar yoluyla kanıtlamayı amaçlayan ifadedir. Lirik ise, retorikten arınmış, bir düşünceyi dile getirmeyen, anlamı geriye iten şiirdir. Mallarmé’nin o çok bilinen ‘şiir kelimelerle yazılır; fikirlerle değil!’ sözü, belki de Lirik’in en kısa ve kestirme yoldan ifadesidir Retorik şiir, aslında, edebi sanatlara başvurmadan yazılmış manzumelerdir. Manzum hikâyeler, ahlaki, siyasi, dini ya da felsefi düşünce ve görüşlerin dile getirildiği manzumeler şiirin retoriği sayılabilirler. Divan şiirimizin kaside ve mesnevi türü de retorik şiir kategorisine dâhil edilebilir. Lirik şiir ise, deyiş yerindeyse ‘gayesi kendinde’ olan, sözü, kendisinden öte bir gayeye vasıta kılmayan şiir olarak tanımlanabilir.

Lirik şiir, sözü bir düşüncenin vasıtası olarak almaz, ifadenin güzelliğini ve kalıcılığını gaye edinir. Şiir bir şey öğretmeli mi, ya da şiirin herkesçe anlaşılabilir bir anlamı olmalı mı? Şiirde lirizme karşı çıkan yok da ya retorik. Retorik olmalı mı şiirde ya da ne kadar ve nasıl olmalı. Şiir, anlam, anlaşılırlık mevzuları şairlerin ve eleştirmenlerin en çok tartıştığı konulardan biridir. Türk edebiyatında Ahmet Haşim “Şiir Hakkında Bazı Mülâhazalar” başlıklı yazısında, Yahya Kemal ve öğrencisi Ahmet Hamdi Tanpınar çeşitli yazılarında, Orhan Veli Kanık Garip Mukaddimesi’nde, Necip Fazıl Çile adlı kitabının başına koyduğu Şiirlerim Ve Şairliğim adlı yazısında ve İkinci Yeni şairleri çeşitli yapıt ve yazılarında bu konuda değişik görüşler ileri sürmüşlerdir.

Şiiri herkes Anlamalı Mı

Ahmet Haşim, Yahya Kemal ve Tanpınar, ‘anlamı her idrake değil, hazır olana açık, düz yazı gibi anlaşılmak için değil, duyulmak; hatta sezilmek için’ yazılmış şiirden yana tavır alırlar. Garipçiler ise, bu görüşün aksine şiirin ‘anlaşılır ve oldukça açık, doğru dürüst konuşur gibi’ yazılması gereğini savunarak şiiri günlük hayatın içine çekerler. Öncülüğünü Nazım Hikmet’in yaptığı toplumcu gerçekçilik toplumsal ve ideolojik amaçlı şiiri öne çıkarır. Sosyalist içerikli toplumcu gerçekçilik Necip Fazıl’la birlikte “İslami ve idealist” bir içerikle başka bir şiir vadisi daha oluşturur.

            Şiirde manaya ve fikre karşı duruş mümkün değil. Dile dayalı ifadenin muhatabına bir şeyler anlatması kaçınılmaz. Her birey gibi sanatkâr da bir dünya görüşüne taraftır. Sanatkârın taraf olduğu dünya görüşünden bağımsız şiirler yazabilmesi beklenemez. Endişe mana ve fikrin varlığında değil sunuluş biçimindedir. Gene de şunu söyleyelim: şiir, bir ideolojinin kayıtsız şartsız hâkimiyetine girmemeli. Ama her şiirin mutlaka bir dünya görüşü olmalıdır. Bu yargı, diğer edebi türler, hatta sanatın bütün kolları için de geçerlidir.

Şiir ve Dünya Görüşü

Peki, ideolojisiz şiir var mı ki? Evet, var. Gerçek şiirin ideolojisi yok, dünya görüşü var. O zaman ölçüyü nasıl koyacağız? Sorun da bu zaten. Bir orta yol önerilebilir mi? Belki? Burada sözümüzü berraklaştırabilmek için iki kavram üzerinde kafa yormamız ve yorulmamız gerekiyor: İdeoloji ve dünya görüşü… Birbirine çok yakın anlamları olan ve çoğu kez yanlışlıkla birbirlerinin yerine kullanılan bu kavramların sınırlarını çizmek gerek evvela. Eğer ideoloji ile dünya görüşü kavramları arasında bir ayrıma gidebilirsek soruna bir çözüm teklifi de üretebiliriz gibi geliyor bana.  Dünya görüşü, evrenin ve hayatın anlamını, amacını, değerini, insan varlığını ve davranışlarını bütünüyle kavramaya çalışan genel düşünce olarak tanımlanabilir. Peki ya ideoloji?  Siyasi veya toplumsal bir öğreti oluşturan, bir hükümetin, bir partinin, bir grubun davranışlarına yön veren politik, hukuki, bilimsel, felsefi, dinî, moral, estetik düşünceler bütünü.

Düşüncenin sisteme dönüştürülmüş ve dogmaya dönüştürülmüş biçimi bir bakıma. Bir ilave daha gerekli: İdeoloji kendisinin dışındaki her görüşü kötü, çirkin, yanlış ve daha da berbatı düşman olarak ilan eder. Cemil Meriç’in ideolojileri “idrakimize giydirilmiş deli gömlekleri” olarak tanımlaması bu yüzden anlamlı. Bu ayrıma göre şiir ya da herhangi bir sanat kolu, hayatın, insanın, varlığın ve varlık ötesinin kavranması için ortaya konulan cehdi içerebilmeli ama politik bir dünya kurgusunun görevini üstlenmemelidir. Yani şiirde dünya görüşü; duyguyu, sezgiyi, ilhamı ve hayali gölgelemediği sürece güzel ve gerekli. İdeoloji şairi kürsüdeki hatibe dönüştürür.

Şiirde dünya görüşüne evet, ideolojiye hayır. Bu yargıya kaç yürek iştirak eder bilemem. Ama şiir hiçbir ideolojinin bağımlısı olmamalı ve hiçbir ideolojinin hâkimiyetine girmemeli, bu tartışılamaz bir hakikattir artık.

Şiiri Tanımlamak Mümkün Mü?

            Şiiri tanımlamak ve anlamak dünyanın en zor uğraşlarından biri. Tanım, akıl işidir; oysa şiir gönlün mahsulü. İşte bu yüzden tanımı muhal. Edebî eseri ve aynı zamanda şiiri tarif ederken sınırlar çizdiğimizi sanırız: Malzemesi dil olan, sanat eseri olma endişesi ile meydana getirilen, estetik zevke hitap eden, muhatabında heyecan ve hayranlık uyandıran ürün, edebi eserdir. Bu temel vasıfları taşımayan dile dayalı mahsuller edebî eser kapsamı dışında kalacaktır. Lakin saydığımız bu temel vasıfların hiç birisi somut ve nesnel sınır değil. Edebi metni tanımak bu kadar zorken konuyu daha özele mesela şiire taşımak bir o kadar daha zorlaştırır işimizi. Çünkü yukarıda sunduğumuz tanım şiirin değil manzumenin tanımıdır. Her manzume şiir midir? Hayır. Ama her şiir mutlaka manzumedir yahut olmalıdır.

Şiire dair tanımlardan en yaygını, şiiri düz yazının karşıtı olarak gösterir. Çokları şiiri nesirle anlatılamayan duygu ve düşüncelerin ses uyumlarıyla, kulağa hoş gelecek biçimde oluşturulan dizelerle anlatılması olarak tanımlamıştır. Bu “manzume”nin tanımıdır. Şiiri manzumeden ayıran özellik ise, manzumenin yüzeysel ve sıradan olmasına karşılık, şiirin yoğunluk ve derinlik taşımasıdır.

Vezin ve Kafiye

Vezin ve kafiye, çağlar boyunca şiirin en ayırıcı niteliği olarak kabul edilmiştir. Oysa bu iki unsur şiir için amaç değil araçtır. Vezin ve kafiyeden beklenen söze ezgi katmalarıdır. Yani esas olan ahenktir. Şiir nesre çevrilemeyen nazımdır. Nesri doğuran akıl ve mantık, şiiri doğuran ise gönül ve muhayyile. “Şiir hikâye değil, sessiz bir şarkıdır. Türk edebiyatında saf şiir geleneğinin savunucularını çoğu bu hususta mealen “Mana için şiiri deşmek, eti için bülbülü öldürmeye benzer.” demişlerdir. Bu cümleyi dönüştürerek şairane bir şiir tanımı elde edebiliriz. Şiir duyguyu lisan haline getirinceye kadar yoğurmaktır, o kadar ki mısra güya hissin ta kendisi imiş gibi bir vehim vermeli okuyucuya

            Ahengi sağlamak için başka yolların da bulunabileceğinin anlaşılmasıyla birlikte vezinsiz ve kafiyesiz de güzel şiirler yazıldı. Lakin bu durum en önemli sorunu çıkardı ortaya: Düzyazı ile şiirin sınırları nerede bitiyor ve nerede başlıyor. Düzyazının dili bir bildiriyi sunar. Bütün kıymeti sunduğundadır. Bildiri iletildi mi dilin de metnin de bir kıymeti kalmaz. Şiirde kıymet sözün aktardığı anlamda değil bizzat sözün kendisindedir. Bu da demektir ki şiir de neyin söylendiğinden daha çok nasıl söylendiği önemlidir. Şiirde duygunun, düşüncenin ve hayalin anlatımı sıra dışıdır.

Şiir ve Fikir

Şiir aklın değil gönlün ürünüdür. Onun dünyası düşünceyle değil duyguyla inşa edilmiştir. Akla değil de gönle ait oluşu şiiri tutarsız ya da anlamsız kılmaz. Şiir anlamca açıklanabilir, muhtevası başka dillerde farklı düzyazı biçimleri halinde söylenebilir. Ama açıklanan ve söylenilen muhteva şiirin kendisi değildir. Aklın işi bilgi bulgu ve kanıttır. Akıl olanı görür. Şiir gönlün ürünüdür, varla yetinmez kurar, görüleni aşar olması gerekeni görür, âlemin durgunluğuna insanın coşkusunu katar. Duygu, sezgi, ilham, hayal ve etkili bir dil. Buna ahenk ve coşku ekleyin işte size şiir.

            Şiir elbette ki fikri de içerir kavramı da. Lakin Sedat Umran’ın deyimiyle “Şiirde anlam, bir çam ağacının kabuğuna sızmış bir çam sakızına benzer. O, şairin yoğurduğu, bir yoğun damlacık haline getirdiği ve tatlandırdığı bir şeydir… Şiir alışılmışın bardağını taşıran son damladır; onun rolü bu taşırıcı niteliğindedir…” Şiiri kuran kelimelerin ve mısraların zihnimizde kavram karşılığı vardır. Böyle olmasaydı şiir sesten ve ahenkten ibaret olurdu.  Manzum bir ifade içine sıkıştırılmış her fikir şiir olabilseydi, başka dillere aktarılabilir, çevrilebilir olurdu. Oysaki gerçek böyle değildir. Şiire girmiş her kelime bir ses göstergesinin tek başına taşıyabileceği anlamdan fazlasını taşır. Bu durum şiirin dilini günlük dilden de bilimin dilinden de ayırır. Sözün özü şudur: İdeolojilerini daha yaygın hale getirmek için manzum ifadeyi bir araca dönüştürmek isteyenler için manzum hikâyeler ve didaktik manzumeler hazır kıta beklemektedir. Saf şiiri ideolojilerin hâkimiyetine vermeleri gerekmez.

Şiir, Mana ve İdrak

            Şiirin bir manası olmalı mı, evet. Bu manayı herkes anlamalı mı, hayır. Mikhail Bahtin ve Roman Jakobson’un ifadelerini aktaralım: “Şiirin dili doğal bir dil değildir; şiir dili doğal dilin aşılmasıyla ortaya çıkar; şair doğal dili aşarak şiirini kurar.” Şair dilin kurallarını bozan ya da değiştiren adamdır. Şiirin dili normal ifadenin dilinden uzaklaşırken muhtevası da normal idrakin algısının dışına taşar. Şiirde mana, fikir ve bilgi yığını değildir. Şiirin kendine özgü bir mana iklimi vardır. Her idrak bu iklimin muhtevasına dâhil olamaz. Şiirin “adî idrak”le anlaşılamayacağını söyleyen Ahmet Haşim ve “Şiir üstün idrâk işidir.”diyen Necip Fazıl’la aynı düşüncededir. Hatta “Şiirde mana vardır fakat bu mana nesrin ve konuşmanın manası değildir” diyen Tanpınar da onlarla aynı noktada buluşur Anlamak veya anlaşılır olmak, yalnızca şairi değil okuru da ilgilendiren bir durumdur. Okuyucu şiirin mana iklimine girmeyi hak etmelidir. Kültürel birikimi ve dil hâkimiyeti ile şiiri kuran kelime ve cümlelerin arkasındaki anlamı keşfe çıkabilmelidir. Şiirin taşıdığı duygu iklimine, sezgi anına, ilham yoğunluğuna okuyucunun hazır olması gerekir. Bir şiiri anlamak, okurun şiirdeki “anla” özdeşleşmesi demektir. Şiiri gazete gibi okunan bir metin saymak şiire yapılacak en büyük haksızlıktır. Şiirin gerçek okuyucusu, şiirin her dizesini tasavvur ve tahayyül ederek, her anını duyarak, imgelerini kavrayarak onu yeniden yazar

            Tanzimat’tan sonraki yıllarla birlikte şairlerin çoğu şiirin bir fikir meselesi olduğunu zannettiler. Namık Kemal, Ziya Paşa, Hamid şiiri fikir ile doldurdular. Servet-i Fünun’cular şiiri resim sandılar. Mehmet Akif ve Ziya Gökalp şiiri bir ideoloji yani yine fikir meselesi yaptılar. İstenirse saf şiir geleneğinin güzel şiir örneklerinde de dünya görüşü bulunabilir. Fakat bu şairlerde sunulan dünya görüşü meyvenin içindeki özsu gibidir. Gerçek şiirin hedefi dünyayı değiştirmek değil, güzelleştirmektir. Türk şiirini gerçek saf şiirin vadisine sokan usta seslerden biri olan Ahmet Haşim Şiir Hakkında Bazı Mülâhazalar adlı yazısında şiiri ve şairi tanımlarken der ki: “şair ne bir hakikat habercisi, ne bir belagatli insan, ne de bir kanun koyucudur. Şairin lisanı nesir gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, musiki ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın, ortalama bir lisandır.” Şüphesiz şair de düşünce adamıdır. Ama onun düşüncesi duygu süzgecinden geçip sezgi ile karışır, hayalin rengine bulaşıp ilhamla birleşir. Şair de büyük fikirleri dile getirebilir. Ama onun ulaştığı fikirlere akılla değil gönülle ulaşılmıştır. Duygular ve hayaller fikri üretmiştir.

Şiir ve İdeoloji    

İyi şiirin ideolojiyle ilgisi yok. Şairin ve şiirin kalitesini ideoloji belirlemez. Bir Hurufi olmayabilirsiniz ama Nesimi büyük şairdir inkâr edemezsiniz. Yahya Kemal kadar milli romantizmi duymayabilirsiniz ama o iyi şairdir aksini söyleyemezsiniz. Sosyalist ya da komünist olmayabilirsiniz ya Nazım’ın şairliğini inkâra gerekçe olamaz bu. Kendinizi dinin doğrularını “tebliğ”le vazifeli bir “dava adamı” olarak da görmeyebilirsiniz ama bu durum Necip Fazıl’ın şiirine ayağa kalkmanıza engel olmamalıdır. Kişiyi şair yapan ideolojisi değil; dili, ahengi, duygusu, hayali, kurgusu, derinliği, yoğunluğu, coşkusu…

            Divan şiiri geleneğiyle dünyanın en güzel ve en saf şiirlerinin örneklerini veren edebiyatımız Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’le modern çağın saf şiirini söylemeye başlamışken Nazım Hikmet ve Necip Fazıl eliyle ideolojilere teslim olmuştur maalesef. İki büyük şair ve iki yanlış şiir vadisi.

Şiir üzerine yeniden düşünmek, eşyaya mahkûm hayatların çırpınışlarıyla kirlenen şiiri yeniden berraklaştırmak gerek, ama nasıl?

Şiir Geleneğimizi Kuran İnanç ve Fikir Akımları

  Şiirsiz topluluk düşünülemez. Her milletin, kültürünü oluşturduğu tarihi süreçle mütenasip, bir şiir geleneği var. Sözü şiire dönüştürerek derinleştirmek, yoğunlaştırmak ve dilin ötesine taşırmak insanın ayrıcalığı. Binlerce yıllık muhteşem bir maziye sahip olan Türk kültürünün de kendine özgü bir şiir geleneği var şüphesiz. Turfan harabelerinden çıkarılmış iki şiiriyle adını günümüze taşımış ilk şairimiz olan Aprınçur Tiğin’den günümüz şairlerine kadar uzayan çizgide şiiri etkileyen, şaire ufuk açan fikir akımları Türk şiirinin tadını ve lezzetini kuran öğeler arasında yer aldılar şüphesiz. Şiir umanına su taşıyan fikir ve dünya görüşleri başlıklar altında derleyip genel ifadelerle tanımak Türk şiir geleneğini doğru zemine taşımak ve anlamak açısından oldukça önemlidir. Türk şiirini etkileyen fikir, inanç, gelenek ve dünya görüşlerini ayrıntıları daha geniş bir araştırmaya erteleyerek şu başlıklarda ifade edebiliriz:

          Kopuzun Tınısı

  Bütün kadim kültürlerde şiir ile musiki birlikte başlar. Hangisi daha evveldir sorusu anlamsız ve gereksiz. Musiki ile şiir bu gün bile birbiriyle çok yakın iki vadi olarak su taşırlar sanatın umanına. Türk kültürünün, İslam medeniyetinin edebiyat iklimine girmeden evvel de bir şiiri vardı şüphesiz. Elimize ulaşan kırık dökük malzemenin yorumundan anladığımız şudur: Eski Türklerde şiir “kopuz” adlı çalgı eşliğinde söylenen koşuk, sagu ve “yır”larla bir gelenek oluşturmuştur. Bu gelenekte ozan, halkın bilicisi, yol göstericisi, gaipten haber getiricisi ve ayin düzenleyicisidir. Yani şiir mistik devinimlerin aracısıdır. Bu geleneğin ürünlerinin çoğu yazıya geçirilemediği için maalesef günümüze taşınamamıştır.

          Klasik Şiir

  Her din hâkim olduğu coğrafyada bir medeniyetin oluşumuna imza atar. İslam dini de hâkim olduğu coğrafyalarda kendi adını taşıyan medeniyete vücut vermiştir. Bu medeniyet üç kültürün İslam imanıyla harman edilmesinin eseridir. Bunlar Arap, Fars ve Türk kültürleridirler. Her medeniyetin kendine özgü sanatı, her sanat geleneğinin de kendine özgü bir edebiyatı vardır. Klasik İslam edebiyatı, Arap şiir geleneğine Fars mitolojisinin eklenmesiyle vücut buldu. Bu biçimsel yapının muhtevası İslam inançları ve tasavvufla dolduruldu. Üç farklı dilin, Arapça, Farsça ve Türkçenin sesleriyle terennüm edilen bu gelenek kalabalıklara değil de seçkin “idrak”lere sundu ürünlerini. Bu özelliğiyle ve ulaştığı estetik seviyeyle Klasik İslam edebiyatının dünyanın ulaşabildiği en büyük saf şiir külliyatı olarak alkışlamak şiir sevdalısı bütün yüreklerin görevi. Keşke o geleneğin seslerini yeterince taşıyabilseydik modern zamanlara.

          Deyiş Kültürü

  İslam öncesi dönemin ozanları “kopuz” eşliğinde şiirler söylerlerdi. Bu şiirin mistik âlemden sesler taşıdığına, büyük hakikatleri seslendirdiğine, ozanların kutsal kişiler olduğuna inanılırdı. Bu inanç İslam medeniyeti dairesi içerisinde yeni bir kıvam ve üslup geliştirdi. Oğuzlarda Alevilik adını alan ve Eski Türk kültür ve inançlarıyla İslam mistizminin kaynaşmasından oluşan gelenek ozanlara yeni bir işlev tanımladı. Türk şiirinin önemli bir halkası olarak hala süren bu gelenek inancı yorumlamak ve kitlelere taşımakla görevli didaktik ama lirik hazlarla yüklü bir şiir türü oluşturdu.

          Batıdan Doğan Güneş

  İbni Haldun, kültür ve devletlerin insanlar gibi gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık çağları yaşadıklarını söyler. Genelde Doğu, özelde İslam medeniyeti için 16. asıdan itibaren zeval başlar. Bu Doğu’nun ihtiyarlığından mıdır, yoksa oyunu kuralına göre oynayamadığından mı bilinmez. Bilinen şudur ki 18. asırdan itibaren Batı’nın değerleri ve hayat motifleri Doğu’yu istilaya başladı. Askeri, teknolojik ve ekonomik üstünlüğün peşi sıra fikir ve sanat alanlarında da Batı, Doğu’ya galip ilan edildi. Türk şiiri Tanzimat’la birlikte batının değerlerine ve yaşam biçimine açtı dizelerini. İşte bu devre şiirin “fikrin hamalı” yapılması türünden bir yanlışı da taşıdı şiir geleneğimize. Şair fikir adamıdır artık. Toplumu değiştirmek ve dönüştürmekle vazifelidir. Şiir ile düzyazının yolları kesişmeye başlar bu dönemle birlikte. Bu ikilem, şiirin dili ve biçimi tartışmalarını başlatır. Ve bu tartışma şiirin var olduğu bütün zeminlerin değişmez tartışma mevzuu olur çıkar.

          Şiirin Miladı

  Modern Türk şiirinin ilk izlerin Tanzimat’ta aranır hep. Bu doğrudur bir bakma. Ama modern şiir bizde meşrutiyetle başlatılmalıdır. Tanzimatçıların muhtevaya soktukları birkaç Batılı kavram şiiri farklılaştırmıştır ama yeni bir şiir olgusundan bahsetmek için Servet-i Fünun’u beklemek lazımdır. Fikret, geleneğin biçim kalıplarını zorlayarak şiiri yeni boyutlara taşımaya başlar. Onun ve dönem arkadaşlarının elinde şiirin mısraları ressamın fırçalarına dönerler. Şiir kelimelerle çizilen bir resim olup çıkar.

          Saf Şiir

  Türk şiirinde gelenekle yeniyi harmanlayıp yeni bir ses oluşturanlar Ahmet Haşim ile Yahya Kemal’dir. Gerçek şiir, saf şiirdir. “Fikrin adresi düz yazı, duygu ve coşkunun mekânı şiir” diyerek Türk şiirine yeni ve gerçek bir ivme kazandıran iki büyük sanatkâr Yahya Kemal Beyatlı ve Ahmet Haşim. İki şair de eğilimleri, sürdürdükleri tarz ve getirdikleri yenilikler ile çağdaş Türk şiirinin ana istikametini çizerler. Yahya Kemal, geleneği Batı şiiri ile birleştirir; Ahmet Haşim, geleneğin mazmunlarını da yadsımadan dil ve anlatımda imgeyi öne çıkarır ve saf şiirin en sıcak ürünlerini sunar. Sonraki yıllarda Çağdaş Türk şiirinin onlarla başlayan, giderek de açımlanan bu kanalda geliştiğini gözleriz. İki şairin açtığı yoldan Ahmet Hamdi Tanpınar ve Asaf Halet Çelebi yol alırlar.

          Sözün Hecesi

  Cumhuriyet’in kuruluşu arifesinde millilik ve milli romantik duyuş tarzları şiirde yeni oluşumların önünü açar. Hecenin Beş Şairi, halk şiiri geleneğini Batı tarzı şiirle birleştirir. Şiire milli bir vazife yükleyen bu anlayış saf şiir geleneğinden fazla uzaklaşmaz. “Konuşulan güzel Türkçeyi yazı dili seviyesine yükselten” Hececiler; Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin’lerin başlattıkları “Yeni Lisan” anlayışının etkisiyle, Osmanlı Türkçesini arındırarak yeni bir şiir dili kurmaya yönelirler. Hececilerin açtığı yol asıl ivmesini 1920’li yıllarda alır. Ahmet Hamdi, Kemalettin Kamu, Ahmet Kutsi, Necip Fazıl hiçbir akıma bağlı olmaksızın, ilk ürünlerini bu süreçte verirler.

          Kürsüye Çıkan Şiir

  Modern Türk şiir anlayışlarından en etkilisi hiç kuşkusuz öncülüğünü Nazım Hikmet’in yaptığı toplumcu gerçekçiliktir. Nazım Hikmet’le birlikte ideolojinin silahını kuşanan militan bir şiir arz-ı endam eder edebiyatımızın sokaklarında. Sosyalist akım toplumu dönüştürmek ve sınıflar arası çatışmanın malzemesi yapmak üzere şiire yeni bir muhteva ekler. Nâzım Hikmet’in tutuklanması, Tek Parti iktidarının baskıcı yönetimi ve dünyayı saran Sosyalizm rüzgârlarının etkisiyle toplumcu şiir güçlenir.

          Garib’in Garabeti

  Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet, 1937-38’den sonra yazdıkları şiirleri Garip (1941) adlı ortak kitapta toplarlar. Orhan Veli’nin kitabın önsözündeki yazısı Türk şiirinde nazım-nesir tartışmalarını alevlendirir. Şiirle düzyazı birbirine girer.  Şiiri geleneğinden koparan bu akıma içerdiği yenilikten mülhem olarak I. Yeni Hareketi adı verilir.  Şiiri ölçü ve kafiyenin esaretinden kurtarmayı amaçlayan bu hareket, şiiri kitlelere taşır ve her okuyanın anlayabileceği kıvama getirir. Bu durum kimilerine göre bir terfi, kimilerine göre tenzil-i rütbedir.

          Şairin Vaazı

  Toplumcular, şiiri sosyalist ideolojinin aracısı yaptılar. Şiirin ideolojisinin olması tartışılabilir bir durumdur ama Nazım’la bir seviye yakalayan toplumcu gelenek, onun ardından sadece fikri sayıklamalar içeren kuru ve kof bir şiire açtı kapılarını. Şiir sıkılan yumrukların ardınca atılan nutukların süsüydü artık. Kitleleri büyüleyen bir etkileme arcına dönen şiiri kendi ideolojileri için de kullanmak gerektiğini hisseden “İslamcı” akım Necip Fazıl önderliğinde yeni bir şiir tasarımı sundu idraklere. Şair kürsüde cemaate seslenen bir vaiz, şiir etkili bir vaazdır artık. Tek Parti döneminde devletten dışlanan, yasakların gölgesinde kalıp sindirilen “Müslüman” kitle dini terminoloji ve mecazlarla örülü yeni bir şiir iklimi kurdu. Necip Fazıl’la başlayan bu gelenek Sezai Karakoç’la tezi olan ama estetiği ihmal etmeyen, geleneğin dünyasını çağdaş zamanlara taşımayı amaçlayan bir akıma dönüşüverdi.

          Yeninin Yenisi

  1950’den başlayarak genç kuşak şairleri yeni bir şiir dili oluşturdular. Garip akımının şeklen devamcısı gibi duran bu yeni akım imgeleri ve sıra dışı diliyle yeni bir sestir. ‘İkinci Yeni’ ilkeleri, kuralları ve ortak bir dünya görüşü ile biçimlendirilmiş bir akım değildir. İkinci Yeni, Garip akımıyla oluşturulan yeni şiirin üzerine gelen, imgeleri ve şiir diliyle yavaş yavaş farklılaşan şairleri adlandırmak için kullanılan bir kavramdır. Oktay Rifat, İlhan Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever, Ece Ayhan, Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Ülkü Tamer gibi isimleri bir akımın üyeleri gibi görmek yanlıştır. Şiir dilleri benzese de dünya görüşleri arasında bir birlik yoktur. Büyük fikirleri değil de anlık yoğunlukları anlatan bir şiir kurgusudur akımın ana rengi.

          Geleneğin Hamaseti

  Geleneği hırpalayan ve dışlayan şiir anlayışı geleneği savunan ve yücelten bir tepkiyi oluşturmakta gecikmedi. Yedigün, İstanbul, Çınaraltı, Türk Edebiyatı gibi dergiler gerçek şiirin gelenekten beslenmesi gerektiğini düşünen şairlere açtı sayfalarını. Gelenekçi şiiri bir akıma dönüştüren ve ciddiye alınacak bir şiir vadisi inşa eden dergi Hisar’dır. Sanatçının ideolojilerden bağımsız ama milli kimliği temsille vazifeli olduğunu düşünen şairlerden oluştu Hisar’ın gelenekçi akımı. Milli romantizmin büyük şairleri Atsız, A. N. Asya, N. Yıldırım Gençosmaaoğlu ve Dilaver Cebeci de bu çisgide değerlendirlebilir.

          68 Kuşağı

  Amerika’dan başlayıp bütün Avrupa’yı saran 1968 öğrenci ayaklanmaları, işçi hareketleriyle birleşerek bütün dünyada etkin bir güce dönüşür. Türkiye’de de kendilerini gençlik hareketleri içinde bulan, giderek de dergiler çevresinde kümelenen şairler yeni bir kuşak olarak çıkarlar karşımıza. Değişim, Dönem, Evrim, Alan 67, Yeni Gerçek, Ataç, Şiir Saati, Yordam, Devinim, Yelken, Ant, Yön, Halkın Dostları, Türk Solu… Onların buluştukları, şiirlerini yayımlayıp, düşüncelerini ilettikleri dergilerdir.

          Şiirin Popu

  1970’lerde başlayan 80 ihtilaliyle hızlanan ve günümüzde de akıp giden süreç Türk şiirinin oluşum çizgisinde kalıcı olamayan farklı eğilimlerin, farklı yönelimlerin kavga gürültüleri arasında kaybolmasıyla geçti. Bu süreçte yeni bir şiir kuşağının oluşumundan söz etmek mümkün değil. Popüler kültürün etkisi, 12 Eylül’le yaşanılan çözülme, yozlaşma, şiirin gelişme kanallarını tıkadı. Eşyaya mahkûm hayatların esiri olan çağdaş insan şiirden uzaklaştı. Seksenden sonra şiir dergilerinin, yayınlanan şiirlerin ve şiir kitaplarının sayısında bir düşüş yaşanmadı. Deyim yerindeyse ‘şiir enflasyonu’ yaşanılan bir süreç. Bu süreci bir arayış dönemi olarak nitelendirmek gerekiyor.

          Son Söz Niyetine

  Popüler kültürün örgütlediği tüketim toplumunda sanat ürününü de piyasa malı olup kaldı. Şiir geleneğini ve yeni seslerini arıyor artık. Belki yeni bir medeniyet önermesiyle birlikte yeni bir şiir akımının da sancısını çekiyor toplum. Yarının ufuklarında yeni şiir sesleri duymaktan yana ümidimizi yitirdik mi? Bu soruya menfi ya da müspet bir cevap vermek için henüz erken. Sığlaşan hayatlarımız yeniden derinleşirse, kültürsüz beton yığınlarına dönen şehirlerimiz, kimlik arayışını olumlu bir neticeye bağlarsa yeni ve güçlü bir şiir için ümit besleyebiliriz.

İçerik Sahibi
Diğer İçerikleri: Talat Ülker

Unutkan

Unutkan adam her akşam eve dönerken sırrı dökülmüş...
Devamını gör

1 Comment

  • Nasıl bir anlatımı , anlatım ötesini de … Ki şiirsiz anlatmak mümkün değildir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir